Dr. Mehmet Beşikçi kimdir?
Dr. Mehmet Beşikçi lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladıktan sonra aynı üniversitenin Tarih bölümünden 2009 yılında doktora derecesini aldı. Doktora tezini temel alan çalışması 2012 yılında Brill Yayınevi tarafından The Ottoman Mobilization of Manpower in the First World War: Between Voluntarism and Resistance başlığıyla kitap olarak yayınlandı. Beşikçi’nin başlıca ilgi alanı son dönem Osmanlı askeri-sosyal tarihidir. Bu alanda Türkçe ve İngilizce olarak yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi İnkılap Tarihi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.
***
Söyleşi teklifimize olumlu yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Öncelikle kitabınızdan son derece faydalandığımı belirtmek isterim. Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Cephe gerisine dair yazılmış nitelikli eser sayısı çok az. Dilerim sizin çalışmanız başka çalışmaları da tetikler.
Çok teşekkür ederim, temenninize katılıyorum.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda insan gücü seferberliğini yeni askeri tarih perspektifinden anlatıldığını belirtiyorsunuz. Öncelikle “Yeni Askeri Tarih” kavramından başlayalım isterseniz. Bu tanımlamayı önemsiyorum. Çünkü Askeri tarih denince sadece askeri uzmanların ilgilendiği ve savaşların anlatıldığı eserleri çağrıştırıyor. Oysa çalışmanızda net bir tarif yapıyor ayrıca Birinci Dünya Savaşı Osmanlı askeri tarih yazımına da ciddi eleştiriler getiriyorsunuz. Okuyucularımız için biraz açar mısınız?
“Yeni Askeri Tarih” için sentezci bir yaklaşım diyebiliriz. Muharebe analizlerine ve teknik askerî meselelere odaklanan konvansiyonel askerî tarihle sosyal, kültürel ve ekonomik tarih yaklaşımlarını harmanlamak isteyen bir yaklaşım… Bu elbette muharebe tarihlerinin ya da teknik askerî analizlerin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Ama Yeni Askeri Tarih bize daha geniş bir pencere sunuyor. Bilhassa Osmanlı-Türk tarihinin askerî boyutunu sosyal tarih bağlamına yerleştirebilmemize, dolayısıyla sadece askerî bir meseleymiş gibi algılanagelen pek çok mevzunun başka önemli boyutları olduğunu da keşfetmemize imkân sağlıyor. Bunun en güzel örneği de Cihan Harbi’ndeki insangücü seferberliğidir. Askerî bir hikâye olarak başlayan bu meselenin aslında ne kadar önemli sosyal, iktisadı ve kültürel ayakları olduğunu görmekteyiz…
10 Yıllık savaş kavramına da eleştiri getiriyorsunuz. Tarihte sık kullandığımız bazı terimler derinlemesine incelendiğinde hatalı tekdüze yaklaşımlara yol açabiliyor. 10 yıllık savaş ifadesi de bunlardan biri… Birinci Dünya Savaşı’nın önemini gölgeliyor diyebilir miyiz?
“10 Yıllık Savaş” kavramını önemli bulmakla birlikte, tek ve düzçizgisel bir paket olarak kullanıldığında kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. Zira, bu süreçteki harplerin kendi müstakil önemlerini ayrı ayrı ele almamız gerektiğini bize unutturabilir… Mesela Cihan Harbi, Balkan Harbi ya da Milli Mücadele ile kıyaslandığında içerik ve kapsam açısından çok farklı bir savaş ve bu fark gözden kaçırılmamalı. Bir de, “10 Yıllık Savaş” kavramı “nizami” savaşlara odaklanıp “gayri nizami” savaşları es geçiyor. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, mesela Yemen savaşlarını da hesaba katmanız gerekir…
İttihat Terakki Hükümeti kamuoyunu savaşa ikna etmede etkili oldu mu sizce? Mustafa Aksakal çalışmasında savaşa giriş kararının sadece İttihatçı hükümetin dar bir çevresine ait olmadığını , aydınların da savaş gerektiği görüşünde olduğunu belirtiyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bu soru önemli ve bence basit bir cevabı yok. Kitabımda da gösterdiğim gibi, bu çok-boyutlu bir mesele. Bir yanıyla, İttihat Terakki’nin savaş perspektifini kamuoyuna etkili bir şekilde aktarabildiğini ve Müslüman-Türk ve okuryazar-kentli orta sınıflar nezdinde buna destek aldığını söylemek mümkün. Ama toplumun daha derinine indiğinizde, mesela yerel birimlere, taşraya, köylere baktığınınızda, hikâye daha karmaşık. Katılım olduğu gibi direnç de var. Bu direnç boyutunu da ayrıntılı incelemeye çalıştım. Toplumun savaşa kayıtsız şartsız destek verdiği gibi bir tespit yapılamaz. Destekten dirence uzanan bir tepkiler yelpazesi söz konusu…
Prof. Hasan Kayalı hoca cihad ilanının sadece Osmanlı vatandaşı olmayan Müslümanları değil asıl içerideki Müslümanları hedeflediğini belirtir. Bu görüşe katılır mısınız? Cihad ilanının popüler anlatımın aksine çokta coşkulu karşılanmadığı belirtiyorsunuz. Dinin Osmanlı Devleti’nin savaşı uzun süre götürebilmesinde rolü olmuş mudur sizce?
Bu görüş son derece doğru. Hatta halihazırda bu konuyla ilgili bir yazı projem var. Cihad Anadolu Müslüman nüfusunu da hedefliyor. Ama bunu şöyle söylemek daha uygun: 11 Kasım 1914’teki Cihad-ı Ekber ilanının halkta yansıması çok coşkulu olmamakla birlikte, seferber edici bir söylem olarak cihad, Cihad-ı Ekber ilanından önce ve sonra da vardı. Yani, zorunlu askerliği meşrulaştırma dili olarak, bilhassa Anadolulu Müslüman nüfusa yönelik bir “cihad söylemi” ta II. Mahmud döneminden beri var. Zaten, her ne kadar İttihat Terakki Balkan yenilgisinden sonra sert bir Türk milliyetçiliğine kayıyor olsa da, devletin kitlelerle iletişim dili son derece dinî bir söylem. Anadolulu köylü gençleri askere almak için son derece dinî bir söylem kullanılıyor…
Eserin Osmanlı İmparatorluğu’nun insan gücü seferberliği konusunda gönüllülerden yararlanmaya gitmesini konu alan bölümü en ilginç bölümlerinden biri. Teşkilatı Mahsusa gibi örgütlerde istihdam edilen affedilmiş mahkumlar… Bir devletin mahkumlardan yararlanmaya gitmesinin mantığı nedir?
Dönemin iktidarı hapishaneleri âtıl insan gücü havuzu olarak görüyor; bu emek havuzunun, yeri geldiğinde askerî amaçlı kullanılmasında bir sakınca görmüyor. Tabii iktidarın bazı şartları var. Mesela siyasi mahkumlar kullanılmıyor. İktidarın bakış açısından “daha güvenilir” addedilen mahkumlar istihdam ediliyor, suçları ne olursa olsun. Genelde de mahkumların “kirli” işlerde, yani çetelerde ve gayri nizami operasyonlarda kullanıldıklarını görmekteyiz. Ama hapishanelerden “gönüllü” asker kullanmak son derece riskli ve sorunlu bir tercih. Ciddi disiplin sorunları var. Bunlardan en çok kumandanlar yakınıyor. Ayrıca devletin hukukiliğine zarar veren bir tercih, hukuk devletinde asla olmaması gereken bir uygulama…
Kitabınızın en “rahatsız” edici bölümü 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu ‘ndan firarlar konusu. Savaşa katılan ülkeler içerisinde neredeyse en yüksek firar oranı Osmanlılarda. Genel tarih yazımında çok az değinilen, popüler anlatımda neredeyse hiç değinilmeyen bir konu. Firar’ın ordunun büyük kısmını etkileyen ciddi bir sorun olduğunu her halde ilk kez bu kadar tüm açıklığıyla ortaya konuyor değil mi?
Evet, kitapta bu konuda detaylı bir bölüm var. Gerek Askerî arşivlerde (ATASE) gerekse de Başbakanlık Osmanlı arşivlerindeki araştırmamda gördüm ki, firar hem yaygın bir sorun, hem de Osmanlı ordusunda firar oranı çok yüksek. Bunu hatırat-günlük tarzı metinlerden izlemek de mümkün. Ayrıca, firarilerin cephe gerisinde yol açtığı sorunları da hesaba katarsak, Cihan Harbi’nde firar sadece askerî değil, aynı zamanda sosyal bir mesele. Tabii bu kadar önemli bir sorunun bu kadar zaman neden kimsenin dikkatini çekmediği, sadece araştırmacıların kişisel tercihleriyle de açıklanamaz. Türkiye’de uzun süre etkili olmuş resmî tarih perspektifinin pek de hoşlanmayacağı bir konu idi sanırım…
Bu kadar ağır cezalara rağmen asker neden firar etmeye meyilliydi? En başta Anadolu insanının savaşa ikna olmaması diyebilir miyiz?
Savaşa ikna olmama meselenin önemli, ama sadece bir boyutu bence. Firarileri tek bir kategoride sınıflandırmak zor. Bazı askerler savaşın bir safhasında çok iyi bir performans gösterirken sonra firar edebiliyor. Burada savaş yorgunluğu ve başka faktörler var. Firarın çok çeşitli nedenleri var. Kitapta bunları göstermeye çalışıyorum…
İttihat Terakki Hükümetinin bir çok konuda pragmatik davrandığını belirtiyorsunuz. Tehcir kararı alınmasında bu pragmatizim pek uygulanmamış görünüyor.
Pragmatizm İttihat Terakki hükümetinin hiçbir siyasi ya da ideolojik tutumu olmadığı anlamına gelmemeli elbette. Zaten bizim pragmatik davranış dediğimiz bazı tutumlar da aslında siyasi bir yaklaşımın bir parçası. Tehcir kararında, mesela seferberlikle ilgili kararlarda gördüğümüz tarzda bir pragmatizm gerçekten yok belki. Ama bu farkın nedenini o konunun tarihçileri benden çok daha iyi izah edeceklerdir.
Buna dair kanıtlar bulmak belki daha ayrıntılı araştırmalar gerekecek ama sizin kitabınızdan şunu çıkarabilir miyiz? İttihat Terakki hükümeti Birinci Dünya Savaşı’nda ileriye yönelik elinde sadece Anadolu topraklarının kalacağını varsayıyor, Türk ve Müslüman bir ulus devletin temellerini daha o dönemde hazırlıyordu. Ermeni tehciri, bazı kararnamelerin hep Anadolu’daki Müslüman nüfusu hedeflemesi buna işaretti. Siz ne düşünürsünüz?
Savaşın en başında böyle bir hedef olduğunu söylemek spekülasyon olur. Ama savaşın seyri bu neticeye doğru bir gidişat getiriyor gerçekten. Kendi çalışmamda da böyle bir sonuca ulaşıyorum: Yani, Türk ulus-devletinin temelinin büyük ölçüde Cihan Harbi sürecinde şekillendiği tespiti…
Kitabınızın en önemli vurguladığı noktalardan birisi Milli Mücadele kadrosunun insan gücü seferberliği konusunda 1. Dünya Savaşı’ndan çıkardığı dersler. Özellikle yeni bir savaşa girme konusunda Anadolu insanının kafasının karışık olduğunu vurgulamanız önemli . İnkılap tarihi kitaplarımızın bence yeni perspektifle yeniden yazılması gerekli diye düşünüyorum. Ne dersiniz?
Hem bu spesifik tespit, hem de daha başka meseleler açısından İnkılap Tarihi kitapları gerçekten de yeniden yazılmalı; bu yeniden yazım kısmen başlamış durumda. Ve de, kendi çalıştığım üniversite gibi bazı üniversitelerde İnkılap Tarihi dersleri, o eski endoktrinasyon dersleri olmaktan çıkarılıp ilmî bir tarih dersine dönüştürülmeye çalışıyor; yani bu konuda aslında olumlu gelişmeler de var.
Bir kere, Cihan Harbi ile Milli Mücadele arasında ciddi süreklilikler söz konusu. Uzun bir dönem bizde İnkılap Tarihi perspektifi Atatürk’ün Nutuk’unu esas aldığı için, Cihan Harbi’ni bir-iki paragraflık özete tabi tutarak hikâyeye hep 1919’dan başladı ve o hikâyenin öncekinden bir “kopuş” olduğunu ima etti. Bunun artık böyle olmadığını biliyoruz. Öte yandan, Ankara hükümetinin seferberliği hem Cihan Harbi’nden kalma sorunlarla baş etmek zorunda kalıyor (mesela firar sorunu), hem de ilginç bir şekilde, bu sorunlara karşı etkili de oluyor. Mesela ben kitabımda Ankara merkezli Milli Mücadele seferberliğinin, Cihan Harbi yıllarındaki altyapı revizyonuyla (mesela askerlik şubesi teşkilatının yeniden yapılandırılması gibi) yakından bağlantılı olduğunu savunuyorum…
Bu yıl Çanakkale Savaşı’nın ve Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşlarının Tehcirinin 100. Yıldönümü. Büyük törenler yanında uluslar arası boyutu da olan sıcak tartışmalar bekleniyor. Özellikle bu dönemi araştıran bir tarihçi olarak neler söylemek istersiniz?
Açıklıkla söylemek gerekirse, ben şu ana değin yapılan 100. yıl anma etkinliklerinin içeriğinden rahatsızım. Bizde siyasetçiler hamaseti pek sevdiği için (ve akademik kurumlar da çok eleştirel olamadığı için), bu etkinlikler bir nevi “şehitleri anma etkinlikleri”ne indirgeniyor. Şehitler elbette anılsın, buna kimsenin itirazı olamaz. Ama bu yapılırken insanların savaşı daha geniş bir bağlam içerisine yerleştirebilmesi de sağlanmalı! Mesela Sarıkamış’ı anarken, dönemin savaş politikaları, askerî stratejisi, kumandanların kararları ve diğer resmî tutumlar da eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmalı ve daha büyük bir resmin içine yerleştirilmeliydi. Kuru bir mağduriyet edebiyatıyla 100. yılda paradigma değişiklikleri yapamazsınız. Çanakkale Savaşı’nın 100. Yılı etkinliklerinin bu sığ siyasi hesapların dışında, daha soğukkanlı ve daha eleştirel bir şekilde cereyan etmesini, tekerlemelerden sıyrılıp yeni ve nitelikli çalışmalara vesile olmasını temenni ediyorum. Ermeni meselesinde de, siyasi iktidarın, duymaktan yorulduğumuz resmî şablonların dışına çıkabilip konunun pek çok yönüyle daha soğukkanlı ele alınabildiği bir açılıma imza atması beklentisindeyim.
Ayrıca, savaşın 100. Yılında, Türkiye’deki askerî arşivlerin gerçek anlamda araştırmacılara tamamen açılması ve profesyonel bir arşiv kimliğine büründürülmesi ihtiyacı vardır. Ankara’daki ATASE arşivlerinde, değerli bazı yöneticilerin inisiyatifleriyle son yıllarda yaşanan iyileştirmeler olumludur, ama kesinlikle yeterli değildir. İktidarın askerî arşivlerin dünya standartlarında bir arşive dönüştürülmesi hedefi açısından da bir perspektif ortaya koyması beklentisindeyim. Ne yazık ki şu ana kadar bu konuda bir işaret göremedik.
Cihan Harbi hem Avrupa tarihi hem de bizim yakın tarihimiz açısından her yönüyle bir felaketti ve biz de 100. yılında, hayırlı bir olayın değil bir felaketin yeniden değerlendirmesini yapıyor olduğumuzu unutmamalıyız.
……
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Seferberliği
Mehmet Beşikçi
İş Bankası Kültür Yayınları , Ocak 2015
445 sayfa