Nuriye Akman'ın Prof. Şükrü Hanioğlu ile Röportajı -1 ( Zaman 27.3.2005)

Tarih: 05/12/2007   /   Toplam Yorum 2   / Yazar Adı:      /   Okunma 4405

Evet tam anlamıyla işaret etmek istediğim nokta bu. Meseleye Ermeniler ve Türkler/Müslümanlar arasında mevcut bir kan davası biçiminde yaklaşırsak ne onu anlayabiliriz ve ne de bu konuda anlamlı siyaset üretebiliriz. Tıpkı Belçika kolonizasyonu ve yaygın Katolikleştirme öncesi Ruanda'sının yerini neyin ve nasıl aldığını anlamadan 1994'te Hutu ve Tutsilerin birbirlerine ne yaptıklarını kavrayamayacağımız gibi Osmanlı dünyasının yıkılışındaki olayları da benzeri şekilde değerlendirmemiz gerekmektedir. "Osmanlı dünyası" yıkılır, toplumlarında hakim söylemi oluşturan milliyetçi örgütlenmeler bunun yerini alacak ulus-devletler tesisi gayreti içine girerken bu, bilhassa 1877-78 sonrasında ivme kazanan, insanî trajedileri de beraberinde getirmiştir. Bir imparatorluk dünyası, "hakim millet-azınlıklar" ilişkisi çerçevesinde, küçük ulus-devletler içinde yeniden örgütlenirken katliâmlar, göçe zorlamalar, zorunlu nüfus mübadeleleri, asimilasyonlar, kültürel baskılar, iktisadî boykotlar neticesinde daha türdeş yapılara dönüşmüşlerdir.

 

Hanioğlu, 1915 Tehcir Kanunu ve akabinde olan olayları değerlendirirken son sözü tarihçilerin söyleyemeyeceğini belirtiyordu. Herkes gibi benim de kafam karıştı. Hem perspektifini daha iyi anlamak, hem de Ermeniler hayatımızdan gittiğinde neleri kaybettiğimizi hatırlamak istedim. Hanioğlu'nun, bilgiyle harmanlanmış tabu çözücü, şablon söndürücü ve de ufuk açıcı yaklaşımlarından siyasetçimizden tarihçimize, bürokratımızdan sade vatandaşa kadar hepimize pay var. Yeter ki at gözlüklerini çıkaralım. Cevapları bulmadan önce, sorularımıza çeki düzen verelim...

Soruyu doğru sormadan, doğru bir cevap bulmanın imkansızlığına inanırım. Öyleyse Ermeni meselesini hangi sorunun rehberliğinde aramak lazım?

Bu konuda şimdiye kadar gündeme getirdiğimiz dar, basit ve mekanik soruları aşarak daha kapsamlı bir soru sormamız gerekli. Nâçiz kanaatimce de bu soru "Bir dünya yıkılırken neler oldu da bugün bize çok anlamlı gibi görünen bir düzen ortaya çıktı, acaba kutsamaktan fazla da sorgulamaya vakit bulamadığımız bu düzene geçiş tek seçenek miydi ve bunun için kimler ne gibi maliyetlere katlanmak zorunda kaldılar?" olmalı.

Yani "Osmanlı dünyası" yerini milliyetçi ideolojilere dayalı ulus-devletler düzenine bırakırken bu süreçte ve sonrasında neler oldu buna cevap aramamız lâzım diyorsunuz.

Evet tam anlamıyla işaret etmek istediğim nokta bu. Meseleye Ermeniler ve Türkler/Müslümanlar arasında mevcut bir kan davası biçiminde yaklaşırsak ne onu anlayabiliriz ve ne de bu konuda anlamlı siyaset üretebiliriz. Tıpkı Belçika kolonizasyonu ve yaygın Katolikleştirme öncesi Ruanda'sının yerini neyin ve nasıl aldığını anlamadan 1994'te Hutu ve Tutsilerin birbirlerine ne yaptıklarını kavrayamayacağımız gibi Osmanlı dünyasının yıkılışındaki olayları da benzeri şekilde değerlendirmemiz gerekmektedir. "Osmanlı dünyası" yıkılır, toplumlarında hakim söylemi oluşturan milliyetçi örgütlenmeler bunun yerini alacak ulus-devletler tesisi gayreti içine girerken bu, bilhassa 1877-78 sonrasında ivme kazanan, insanî trajedileri de beraberinde getirmiştir. Bir imparatorluk dünyası, "hakim millet-azınlıklar" ilişkisi çerçevesinde, küçük ulus-devletler içinde yeniden örgütlenirken katliâmlar, göçe zorlamalar, zorunlu nüfus mübadeleleri, asimilasyonlar, kültürel baskılar, iktisadî boykotlar neticesinde daha türdeş yapılara dönüşmüşlerdir.

Bu oluşumda etnik grupların karakterleri de rol oynamış mıdır? Çünkü bu mesele, bir tarafın "katliama yatkın", öteki tarafın da "hain" olduğu çerçevesinde tartışılıyor.

"Etnik grupların karakteri" ibaresi, 19. yüzyıl sosyologlarının sevdiği bir söylemdir. Burada belirleyici olanın "ideoloji" ve "güç" olduğunu unutup meseleyi etnik karaktere ya da belirli dinlerin sâliklerinin kültürel olarak katliâm icrasına daha yatkın oldukları gibi günümüz "uygarlıklar çatışması" müdafiilerinin benimseyeceği nedenlere indirgersek, bir asır öncesi milliyetçi söylemini tekrardan başka bir şey yapmamış oluruz. Meselâ "Yugoslavya dünyası"nın yıkılması sürecinde de çatışmanın tarafları konuya böyle yaklaştı. Sırp, Hırvat ve Arnavutların, bilhassa İkinci Dünya Savaşı'ndan itibaren biribirlerine karşı giriştikleri eylemlere bakarsanız bu toplulukların hepsinin meseleye aynı ideoloji çerçevesinde yaklaştıklarını ama gücün kimde olduğunun zararı kimin gördüğünü belirlediğinizi görürsünüz.

Güç, Osmanlı dağılırken nasıl bir rol oynadı?

Benzer bir durum Osmanlı anâsırı arasında yaşanmış, herkes ciddî maliyetlere katlanmak zorunda kalmış, ancak kimse sorunu bu bağlamda ele almaya yanaşmayarak kendi milliyetçiliğini, kendi ulus-devlet inşa'ı sürecini kutsamış diğerlerini ise canavarlaştırmıştır (demonization anlamında). Oysa her grup eline geçen gücü benzeri biçimde kullanmıştır. 1878 sonrası artan etnik çatışmalar, Balkan Savaşları sonrası Müslüman katliâmları, 1915 Tehciri, daha sonra Yunanlıların azınlıkta olduğu Yunan Makedonyasının süreç içinde "Yunanlılaştırılması,", Bulgar-Yunan ve Türk-Yunan zorunlu nüfus mübadeleleri sonrasında milyonlarca insanın yer değiştirmeleri, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve benzeri uygulamalar aynı zihniyet ve yaklaşımın sonuçlarıdır.

Peki Ermeni toplumunun başına ne geldi?

Biraz önce değindiğim süreçte Ermeni toplumu gerçekten büyük bir insanî trajedi yaşamıştır. Her şeyden önce bunu anlamak ve bununla kavgayı bir kenara bırakmak gerekmektedir. Diğer toplumların zikrettiğimiz yeni düzenin kuruluşu sırasında yaşadıklarının bu trajediyi meşrulaştırma amacıyla kullanılması anlamsız olduğu ölçüde yakışıksız bir yaklaşımdır. Maalesef milliyetçi söylemler meseleye hep bu açıdan yaklaştıkları, başkalarının yaşadıkları felâketleri hep "kendilerinden" olanların başına gelenlerin karşılığı olarak gösterdiklerinden ve bu da hakim yaklaşım haline geldiğinden dolayı bu konularda siyaset üretimi de güçleşmiştir. Üretebildiğimiz siyasetlerin "Amerikalıların Kızılderilileri katletmesini kınayan meclis kararı alalım" "Almanların, İngilizlerin, Fransızların sömürgelerinde yaptıkları katliamları gözlerine sokalım" düzeyinde olmasının bir nedeni de budur.

Olaylarda Ermenilerin sorumluluğu yok mu?

Demin de söylediğim gibi burada çatışan milliyetçilikler var. Zaten meselenin özü Osmanlı toplumu temelinde avant-garde milliyetçi örgütlenmelerin cemaatlerinde temsil güçlerinin çok üzerinde belirleyici gücünün oluşmasıdır. Daşnaktsutyun, Hınçak komiteleri diğer benzeri örgütler gibi temel arzularına yâni Doğu'daki altı vilâyet için Berlin Kongresi'nin 61. maddesinde belirtilen ıslâhatın yapılmasını sağlayacak bir Düvel-i Muazzama müdahalesine, ihtilâlci yollardan ulaşmayı amaçlıyorlardı. Bu örgütlerin Osmanlı idaresi ile Ermeni toplumu arasındaki ilişkilerin gerginleşmesinde, çatışma ortamı tesisinde ve tehcir kararının alınmasında ciddî roller oynadıkları inkâr edilemez. Nitekim Daşnaktsutyun, Gosdi Hampartsumyan idaresindeki Van ve havalisinde 1917-18 arasında kendisinin katliâm icra etmekte kimseden aşağı kalmayacağını göstermiştir.

İyi ama, bir grup Ermeni'nin yaptığı hatayı bütün Ermenilere yıkmak doğru mu?

Zaten benim de sözü getirmek istediğim nokta buydu. Bir milyonu aşan bir toplumun tüm fertlerinin bu komitelerin faal âzâları gibi mütalâa edilmesi çok sık yapılan bir hatadır. Tıpkı her Türk İttihad ve Terakki, her Arnavut Başkimi, her Makedon, Makedonya-Edirne Dahilî İhtilâlci Örgütü, her Arap Hizb al la Markaziyya üyesi ya da sempatizanı olmadığı gibi vergisini ödeyen, işinde çalışan, kilisesine giden her Ermeni Osmanlı vatandaşı da bu örgütlerin fikirlerine ve kullandıkları yöntemlere iştirak etmiyordu.

O halde olaya sadece bu örgütlerin fikirleri çerçevesinde bakmamak gerekli.

Evet. Eğer bütün bir toplumu sadece bu ihtilâlci komitelerin gönderdikleri, "Van komitesi icra vekilleri yoldaşlara" benzeri başlıklar taşıyan mektuplardaki fikirler ya da yaptıkları "Ya Ermenistan ya Mezaristan" benzeri sloganlar düzeyindeki ihtilâlci neşriyat aynasında görürsek ciddî bir kavram kargaşasına yol açmış oluruz. Tıpkı, İttihad ve Terakki fedaîlerinin neşrettikleri ve "Dilini Keserler, Anasını Bellerler (bu gerçek bir başlıktır)" gibi başlıklarla yayın yapan Top, Süngü, Silah benzeri yayınların Türk toplumunun aynası olarak kabul edilmesinin, her Türk'ün bu fikirleri savunan bir birey olarak görülmesinin imkânsızlığı gibi her Ermeni'yi kapsayan bu tür genelleştirmeler yapmak bizi bir toplumu canavarlaştırma dışında bir neticeye ulaştıramaz. Bir misâl vermek gerekirse bu komiteler bu tür neşriyatta bulunurken Osmanlı Posta ve Telgraf teşkilâtını baştan aşağıya yeniden düzenleyen Oskan Efendi "harekâtında münhasıran vicdan-ı nezihine ve aşk-ı vatanla çarpan kalbine inkıyâd eden" bir Osmanlı bürokratı olarak tanımlanıyordu.

Ama kimin toplum adına konuştuğu önemli değil mi?

Fevkâlâde ehemmiyetli bir noktaya parmak bastınız. Demin söylediğim tespitin yanısıra değişik Osmanlı toplumlarının müfrit milliyetçi örgütlenmelerin idaresi altına düşmelerinin yarattığı sorunların da unutulmaması lâzım. Osmanlılığı içselleştiren tüccar, sarraf ve benzeri meslek temsilcilerinden meydana gelen Ermeni amira sınıfı ve kilisesi toplumları üzerindeki kontrollerini sosyalist-milliyetçi ihtilâlci örgütlere bırakmak zorunda kalınca, bu azınlık da sanki tüm Ermeni toplumunun tek temsilcisi olarak konuşmaya başlamıştı.

Peki merkezi yönetim, İttihad ve Terakki için ne demek lazım?

Aynı durum Merkezî idareyi eline alan İttihad ve Terakki Cemiyeti için de geçerli. Bu cemiyetin 1908 İhtilâli'nin hemen sonrasında yaygın popüler destek gördüğü doğrudur. Ancak bu desteğin erimesine rağmen, iktidarını sürdürmekte direnen, bu teşkilât aslında toplumca benimsenmeyen siyasetleri baskıcı yollardan uygulamıştır. Bu teşkilâtın diğer aktörler olan Osmanlı bürokrasisini, 1871 sonrasında yeniden önem kazanan sarayı bir kenara iterek tüm siyaseti kontrolü altına alması ve diğer anâsırın kabul etmeye yanaşmadığı bir Osmanlılık siyasetini zorla benimsettirme gayreti içine girmesi toplumdaki gerginliği daha da artırmıştı. Bir anlamda her toplumun milliyetçileri merkezi bir milliyetçilik ile çatışıyordu.

Olaya verdiğiniz örnekler çerçevesinde ve sizin "Osmanlı dünyasının yıkılışı" perspektifinden bakacak olursak sadece Ermeniler değil diğer Osmanlı anâsırı ile olan ilişkilere de bakış açımızı değiştirmemiz gerekecek.

Gayet tabiî. Bakınız biz Türk-Arap ilişkilerine hep II. Meşrutiyet sonrası kurulan Arap cemiyetlerinin neşriyatı, Şerif Hüseyin ibn Ali ve oğullarının idare ettikleri "Arap İsyanı" zaviyesinden bakıyor ve bu nedenle de dörtyüz yıllık bir ilişkiye basit bir "ihanet" söylemiyle yaklaşıyoruz. Gene demin verdiklerime benzer bir misâl verecek olursak al-Hadara'da Türkler aleyhine yazılan yazılara bakarak dört asır bir nefret ilişkisi içinde yaşadığımızı mı varsayacağız? Bütün tarihe bu zaviyeden yaklaşacaksak, I. Dünya Harbi'nin son günlerinde Kafkasya'da ilerleyen Irak taburlarını, Balkan Harbi'nde İstanbul'u Bulgar işgalinden koruyacak son müdafaa hattı olan Çatalca'yı Anadolu askeriyle beraber savunan Suriye taburlarını nasıl açıklayacağız?

 

Yazının linki: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=157012

 


  4405 defa Görüntülendi.

**********************

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Tuncay Yılmazer'in benimsediği anlamına gelmez. Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

**********************

Makaleye Yorum Ekle

 

YORUMLAR

KATEGORİDEKİ DİĞER BAŞLIKLAR

21/03/2015 - 04:28 CNNTürk Başak Şengül ile Bugün- 18 Mart Çanakkale Zaferi Özel Programı

12/02/2015 - 15:22 Ayrıntı Sandığı Programı Çanakkale Özel ( TRT HABER 14 Şubat 2015 saat 11.10 )

24/01/2015 - 09:17 Timaş Tarih

24/10/2014 - 11:55 Avustralya SBS Radyosunda Çanakkale Savaş Alanlarında Yapılaşma Konusu

// - 10:09 Gelibolu Yarımadası Kanunu hakkında Avustralya SBS Radyosu Türkçe Bölümüne verdiğim röportaj… (Tuncay Yılmazer )

16/03/2013 - 09:11 Semerkand TV

01/11/2008 - 21:53 Basından Seçmeler- Yine Dozer ( 27.10.2008 tarihli Hürriyet Gazetesi)

18/11/2007 - 07:21 “Gelibolu’yu Anlamak” ta Yeni Bölüm : Basından Seçmeler ( Tuncay Yılmazer )