Gelibolu’dan Bağdat’a - William Ewing (İsmail Bilgin)

Tarih: 14/06/2012   /   Toplam Yorum 5   / Yazar Adı:      /   Okunma 13855

Gelibolu’dan Bağdat’a adlı kitap, sömürgeci bir İngiliz Ordusunda çalışan rahibin, tek taraflı bakış açısını, düzenlenen sefere uydurulmak istenen hürriyet kavramını öne sürerek, zaman zaman da olsa Türklerin hakkını bazı konularda (hastaneyi vurmama vb) teslim ederek, anlatan bir kitap. Kitabın dili rahipten mi yoksa tercümede edenden mi akıcı. İnsanı sıkmıyor. Cephe gerisinde yaşananları merak edenlerin okuması gereken bir kitap diyebiliriz.Diğer bölümlerde Rahibin Basra’ya ve Bağdat’a giderken izlenimlerini de yansıtıyor ancak bu yazıda Çanakkale bahsi ele alındığı için değinilmemiştir.
NOT: Bazı araştırıcı ve yazarlar, yayınevleri Çanakkale Cephesi ile ilgili kitaplarını yollamak/hediye etmek istediklerinden bahisle, nasıl ulaştırabileceklerini soruyorlar. Kitaplarını; İsmail Bilgin, Timaş Yayınları, Alemdar Mah., Alayköşkü Cad. No:5 Fatih/İstanbul adresine gönderebilirler. Zamanımın, imkanlarımın elverdiği ölçüde incelemeye gayret edebilirim. (İ.B)

 

4. Kraliyet İskoç Taburu’nun rahibi olarak Çanakkale Muharebeleri’ne eşlik eden ve daha sonra Irak Cephesi’ne giden W. Ewing’in hatıralarını anlattığı kitap Çanakkale Cephesi üzerine araştırma yapanların okuması gereken hatırat.

Metin akıcı. Bazı tasvir ve tahliller sanatkârane… Cephenin keşmekeşini iyi yansıtıyor. Bazı ilginç olaylar da anlatılıyor. Cepheye ait gözlemler, hatıralar, yaşananlar, ümitler ve hayaller kitapta yer alıyor.

Ewing’in cephe ile ilgili bazı mektuplarını gazeteler yayınlar. Ancak hatıralarının kalıcı olmasını isteyen yazar kitabı için şöyle demektedir:

“Bu kitapta harp hususunda çeşitli görüşler yer alsa da, genel olarak siyasi ve stratejik konulardan bahsetmemektedir. Bu eserde, harp boyunca kan gölüne dönen Gelibolu Yarımadası’nda Mısır çöllerinde ve Dicle Nehri kıyılarında iki seneden fazla hep yanlarında olduğum cesur askerlerimizin yaşadıklarını anlattım, Önsöz, s 13.”

Yazar İngiltere’nin o sisli ve pusulu ikliminden güneşe olan özlemini Edinburgh’tan yolculuğa başlarken dile getirir:

“Bir insanın ömrünün bir kısmını doğunun sıcak iklimli ülkelerinde geçirince, güneş hala kanında kaynar ve insanda açık gökyüzülerine ve ışıl ışıl parlayan manzaralara bir özlem uyandırır. Bu sebeple Gelibolu, Gelibolu için çağrı yapıldığında itiraz eden olmadı… s. 18.” Rahibi Gelibolu’ya çeken en son etmenlerden biri de güneşli bir yer olması herhalde.

Ewing; doktor, hemşirelerle birlikte Gelibolu’ya doğru yolculuk yapar. Denizaltılardan korunmaları için vapurun kalkış saat değiştirilir. Yolculuk boyunca çeşitli oyunlar, eğlenceler düzenlenir. En çok ilgi çekeni de boks maçlarıdır.

Geceleri yol alırken ışıkları söndürülüp karanlıkta yol alırlar. Arada yangın tatbikatı yapılır. Açık denizde balinalara ve yunuslara denk gelirler. Vapur tehlikesiz bir şekilde Cebelitarık Boğazı’na gelir. Yazar Malta Adası’nı görünce İngiliz İmparatorluğu’nun kudreti ile övünür.

Malta Adası’nda bazı doktor ve hemşireler iner. Çünkü adaya Çanakkale Cephesi’nden yaralılar taşınmıştır. Yazar birkaç arkadaşı ile adadaki ziyaret edince savaşın gerçek yüzü ile karşılaşırlar:

“Biz Gelibolu Yarımadası’na varmadan tüm gösterinin bitmesi lazım, s21” diye bir dilekte bulunurlar.

Sonra Mısır’a doğru yola çıkarlar. Vapura denizaltılardan korumak için iki tane hücumbot refakat eder. Yazar Mısır’a gelince de İngilizlerin idaresi altındaki gelişmeye dikkat çeker. Sonra Ege Adaları civarına gelirler. Ewing bu bölgede pek çok amansız mücadelenin geçtiğini düşünür. Son sefer ve savaş ile ilgili olarak da tam bir sömürgeci yaklaşımını adeta sloganlaşmış tatlı sözlerle dile getirir:

“….. Ancak hiçbiri şu an bizim içinde bulunduğumuz harp kadar dünyamız için mühim değildi. Yine hiçbirinde dürüstlük bu kadar açıkça sergilenmemişti. Hiçbir tutarsızlık yoktu; biz bu dalgalar hep hürriyet içinde aksın diye dövüşeceğiz, s 22 .

(NOT: Demek ki zaman içinde sömürgecilik anlayışı hiç değişmiyor. ABD de günümüzde Irak’a özgürlük getirmek için girmişti. Ewing’in de bir din adamı olmasına rağmen kilometrelerce öteden özgürlük(!) için cepheye gelmesi çok ilginç, İbilgin)

 

Gemideki Hanom adlı bir subay Çanakkale’de yaralanmış ve geri dönmektedir. Kendisi anılarını anlatırken keskin nişancılardan bahseder.

“…….Bir tanesinin yüzü ve elleri yeşile boyanmış ve vücudunda ince dallarla kaplanmış;(böyle bir fotoğrafı sanırım herkes görmüştür, İbilgin) cesedi İngiliz mevzilerinin ardına çekilirken üzerine en az iki yüz mermilik cephane ve yedi günlük yiyeceği varmış. Kendisi yakalanana kadar düşman askerini(burada bir çeviri hatası olmalı. Kendi askerine düşman diyor) teker teker vurmuş sonra da kaçınılmaz kaderiyle yüz yüze gelmiş, s23”

Ewing’in bindiği gemi 16 Mayıs günü askerleri taşıyan gemi adalar civarından geçerek Seddülbahir’e yönelir.

Yazar II. Bölümde Çanakkale Boğazı’nı tanıtır ve tarihten 1915’e kadar olan saldırıları özetler. S 29’da şöyle der:

“…. Osmanlı Devleti 1914’te harbe girdiğinde, hiçbir askeri kuvvetin Gelibolu Yarımadası’na adım atamayacağına ve Çanakkale Boğazı’na geçme amaçlı denizden yapılacak hücumların hezimete uğramaya mahkum olduğuna inanıyordu.”

(NOT: Osmanlı harbe girerse pekala saldırıya maruz kalacağını biliyordu. Boğazı savunmak için, 3 Kasım 1914 saldırısından sonra hazırlıklara hız verdi, ibilgin) 

Çanakkale Cephesi’nin açılmasını da şöyle özetler:

“….İlki, doğudaki Rus müttefiklerimiz(müttefiğimiz olmalıydı) üzerindeki baskıyı azaltmak; Mısır ve Mezopotamya’daki cephelerde bulunan Türk Kuvvetlerini, Çanakkale Boğazı’nın müdafaası için buraya çekmek. İkincisi, Rusya’ya acil silah ve mühimmat sevkiyatı için buzsuz bir deniz yolu açmak aynı zamanda müttefik devletlerin artan ihtiyaçlarını karşılamak üzere, ambarlarını dolduran tahılların ülke dışına çıkarılmasını sağlamak. Üçüncü olarak da Müttefik donanmalarının (donanmasının olmalı-zira birleşik donanma oluşturulmuştu-) Marmara Denizi’nde bulunması, büyük ihtimalle İstanbul’da bir ihtilale, Alman liderlerinin devrilmesine ve önceki müttefik partinin iktidara gelmesine sebep olabilir. Veyahut vaziyet İstanbul’un teslim olmasına kadar gidebilir. Her iki vaziyet de Balkanlardaki tarafsız devletler üzerinde ani ve kesin bir etki yaratabilir. Böylece zayıflamış ve itibarı zedelenmiş Osmanlı bizim tarafımıza geçmiş ya da net olarak tarafsız kalmış Balkan kuvvetleriyle, müttefik devletlerin önündeki mesele daha da kolaylamış olacak, s30-31.)

Ewing 19 Şubat, 26 Şubat saldırıların da özetler. Ardından da “… 26 Şubat akşamı boğazın dar geçitleri mayınlardan temizlendi, der s31.” (NOT: Oysa 18 Mart 1915 tarihine dek çok az mayın temizlenmişti, toplam on bir mayın hattı hala yerindeydi, ibilgin)

“……Gemiler dar geçitlere ilerlerken, kıyıları dehşet verici kurşun yağmuruna tuttu, s32; (top mermisi denmeliydi sanki tüfek mermisi gibi yanlış anlamalar sebebiyet verebilir.)

 

*

 Rahip Ewing kara çıkarmalarını özetledikten sonra sözü River Clyde gemisine getirir. Gemideki düzenlemeleri anlattıktan sonra da şöyle der: 

“…… River Clyde batmak üzereyken, mavnalar iskele tahtalarıyla kıyıya bağlanacakken akıntıya kapıldı ve boğazın derin sularına gömüldü, s 40” (NOT: Böyle bir olay hiç olmadı. River Clyde gemisi karaya özellikle oturtuldu/ bir çeviri hatası olabilir, ibilgin)

“……Bazı askerler her şeyi göze alıp denize atlıyor ve kıyıdaki çaresiz arkadaşlarının yardımına koşuyordu. Bu askerlerden çok azı geri dönebildi. Türkler daha çoğunu öldürebilirdi ama bazı sebeplerden dolayı 10-15 dakika hiç ateş açmadılar. O gün olağanüstü kahramanlıklar yaşandı ama hiçbiri sonradan Victoria Cross madalyası verilen Midsihipman Drewry adlı asker kadar değildi. Başından yaralanmasına rağmen ağzına bir çekme halatı almış ve kıymetli yükler taşıyana mavnaya doğru yüzmüştü, s 41. (NOT: Binbaşı Unvin’in de halatı ağzına alarak yardımcısı ile birlikte mavnaları birbirine bağladığı anlatılır. Yarımcısının vurularak öldüğü belirtilir, ibilgin

 

“….. Seddülbahir Köyü’nde ölü ve yaralılarımız barbarca bir muameleye maruz kaldı ve yaralıların hiçbiri kurtulamadı. İki Alman subayın, etrafındaki askerleri, ölmek üzer olan İrlandalı askerlere acımasızca ve gaddarca muamelede bulunmaları için kışkırttığı anlaşıldı. Daha sonra bu iki subaydan bunun hesabı soruldu. Bu hadise, Gelibolu Yarımadası’nda(bazı sayfalarda yarımada yazılmış) yaralılara(yaralıların olmalıydı) maruz kaldığı haksız muameleyi gösteren misallerden sadece biriydi. Öte yandan, Türklerin insaniyetlerini gösteren pek çok hadise de yaşanmıştır, s 42

(NOT: Rahip Ewing de Çanakkale’de yapılan kötü propagandalara aldanmış, yurdunu savunan insanlara barbar diyor, kaldı ki anlattığı gibi bir olaya başka kitaplarda rastlayamadım, ibilgin)

Bu arada İngilizlerin alicenaplığını anlatır:

“…. Askerlerimiz, yaralı bir Türk askerlerine yardım etti. Askerlerimiz, kalçasından yaralanmış bir askerin tüfeğini aldığında, yaralı asker hiç endişelenmedi, çünkü tüfeği bacağını sabitlemek için kullanılacaktı, s 44.”

“… Askerlerden biri Allah’ın lutfuyla” diğeri ise Donanmasının işimize yarayan hatasıyla çıkarma karar verilen noktaya (Türklerin aşılmaz kabul ettiği küçük bir kıyıya değil) bir buçuk kilometre daha kuzeyde iki küçük burun arasına yapıldığını söyledi.

(NOT: Burada Arıburnu’na çıkarma yapıldığını anlıyoruz ama cümlenin başında ise İlyas Burnu’ndan bahsedilmekte. Ayrıca Hıristiyanlar Allah yerine Tanrı der. (Beni de Tanrı yerine Allah yazdığım için matbuat alemi bir zamanlar çok eleştirmiş, hatta Türk-İslam ülküsüne hizmet ettiğimi bile iddia etmişlerdi, ibilgin)

 

Ewing Arıburnu’na çıkan Anzakları anlatırken büyük kahramanlıklarını över ve neden hürriyet getirmeye çalıştıklarını anlayamadığım askerlerini şöyle anlatır:

“…..Bu askerlerin muhteşem yiğitliklerini, muazzam hürriyet topraklarında yeşerdiği için, hiçbiri teslim olmayı aklından bile geçirmedi. Nerede düşmanla karşılaşsalar, hepsi ölümüne mücadele etti, s 45.)

“…Karanlığın içinden “Allah Allah!”sesleriyle, kafirlerin yaklaşan sonuna sevinen, akın akın yeni ve coşkulu askerler geliyordu, s 46. (NOT: “Kafir” tanımlaması Müslümanlar tarafından kullanılır. Hıristiyanlar böyle bir terimi bilmez, kullanmaz ibilgin)

 “Arıburnu’na çıkan askerleri için “Türklerin onları sayıca üstünlükleriyle mağlup edebilirdi , s 47.” diyor. (Arıburnu’da az sayıda Türk askeri Anzakları karşılamıştı, ibilgin) Yine Ewing devamla; “Büyük bir zayiatla ama müthiş bir kahramanlık gösterisiyle yapılan çıkarma hedefine ulaştı, s 47.” (Halbuki çıkarma sekiz ay boyunca hedefine ulaşmadı ki, ilk iki günde ulaşsın, ibilgin).

Anzac isminin açıklamasını yapar ve şöyle der. ”… eğer ANZAC ismi tarihe geçmezse çok garip olacaktı, s 47.(Yazar bu tahmininde yanılmamış.)

 

Ewing her şartta kendi askerini övmekte ve yüceltmektedir. Elbette bu kendi açısından tutarlı bir tutumdur. IV. Bölümün başında şu nitelemeyi yapar:

“…..Muhteşem bir kahramanlık ve cesaret timsali olduğundan harp tarihinde eşi benzeri olmadığı için kara çıkarmasını bütün teferruatıyla anlattım…… Anzak olarak bilinen birlikler dünya kahramanları arasında en önde yerlerini alıyordu. Dünya döndükçe onların bu destansı kahramanlığı asla unutulmayacak. Bu fedakarlık ve cesaret misali harikulade mücadele, insanların aklına ve kalbine kazınana kadar tekrar tekrar anlatılmalıdır,  s 49.)

İngiliz komutanların emrinde çalışan Mısırlı işçilerin yol yapımında çalışmalarını anlatır. Bunların neşeli ve şarkı söyleyen insanlar olduğundan bahseder.(Bir ülkeye hürriyet götüren ordunun kendilerinin işgal ettiği/el koyduğu yerlerden insanlar getirip çalıştırması da herhalde büyük bir medeniyet emaresi(!) olmalı.)

Sonra Rumların çalışmak için geldiğini ama onların Mısırlı Çingeneler kadar verimli çalışmadığını ifade eder. Türklerin her şeyden bu Rumlar sayesinde haberdar olduğunu belirtir ve Rumların ticaretinden de şöyle bahseder:

“Bazı düzenbaz insanlara kıyıda ordu büfesi açma müsaadesi verildi. M’lean isimli biri, gemisiyle adalar arasında ticaret yapmış ve İlyas Burnu’na bir sürü ticari mal getirmişti. Köhne barınağındaki sebze, konserve et, soğan, balık ve meyve, şeker türün ve çikolata bulunuyordu ve içlerinde bayatlarının da olduğu bu mamülleri, uzayıp giden kuyruktaki askerlere fahiş fiyata satıyordu. Düşmanla da daha karlı ticaret yaptığı ihtimali çok yüksekti. Sonrasında gizemli bir şekilde kendisini bekleyen tehlikenin farkına vardı ve rezilliği ayyuka çıkmadan evvel gemisiyle birlikte ortadan kayboldu, s 51.”

 

O yıllarda Kirte Köyü için ise şöyle bir tasvirde bulunuyor:”…. Bağ ve bahçelerin arasında, çok güzel yel değirmenleri olan ve Alçıtepe’den batıya doğru uzanan Kirte Köyünü ele geçirebilirdik, s 52)

19 Mayıs saldırısında Türk tarafının toplam yedi bin kayıp verdiğini, Liman von Sanders’in yaralanıp İstanbul’a döndüğünü duyduğunu belirtiyor, s56. (NOT: Yaklaşık 40.000 kişilik bir kuvvetle yapılan bu taarruzda Türk tarafının kaybı 10.000’dir. Liman Paşa da yaralanıp İstanbul’a dönmemiştir. Demek ki çeşitli söylentiler her iki tarafta zaman zaman olabiliyor, ibilgin)

 

Rahip Ewing şöyle bir olayı naklediyor; “İngiliz birlikleri geliyor, ateş etmeyin!” deniyor ama sonrasında gelenlerin Türk birlikleri olduğu anlaşılıyordu. Bir keresinde bir görevli gelip bir subayın albayla görüşmek için geldiğini söyledi. Binbaşı kendisiyle konuşup onu albaya gönderdi. Görevli daha sonra bunun bir numara olduğunu anlayıp o düzemece subayı vurdu ama binbaşının hayatını kurtaramadı, s56.” (Özellikle bu olayları ihtiyatla karşılamak gerek. Hele ikinci olay abartı, ibilgin.)

“Türkler ölülerini gömmek hususunda çok istekli göründüklerinden ve vaziyetin insani boyutu da hesaba katılarak kısa süreli bir ateşkesin yapılmasına karar verildi, s 57.”

(NOT: Türkler şehitlerini gömmek için her zaman acele ediyordu. Ancak ateşkes teklifi Anzaklardan dolayısıyla Hamilton tarafından gelmiştir. Zira yayılan kötü koku sebebiyle ne yemek yiyebiliyorlar ne uyuyabiliyorlardı. Üstelik sineklerin verdiği rahatsızlık had safhaya ulaşmıştı. Savaşmak da güç oluyordu. Bu yüzden ateşkes teklif ettiler, ibilgin)

 

Yazar devamla İngiliz ordusunun kayıplarından söz eder. 31 Mayıs tarihine dek 1.722’si subay olmak üzere toplam 38.636 askerin hayatını kaybettiğini belirtir. Bu rakamın üç sene süren Güney Afrika Harbi’ndeki kayba denk olduğunu da yazar. (Bu rakam, Çanakkale Muharebeleri’nin ne denli kanlı geçtiğine dair bir fikir verebilir.)

 

“……… Sıkıntı ve tehlike altında farklı “inançlardan” insanların yakınlık kurması hakikaten mühimdi. Gelibolu Yarımadası’na hususi bir vazife için gelen Çin piskoposu, siperleri ziyareti esnasında bir askerin verdiği cevaptan çok etkilenmişti. Uzakta bir papaz görmüş ve yanındaki askere gelenin İngiliz Kilisesi papazı olup olmadığını sormuş. Ah efendim demiş, burada dinimiz yok, hepimiz kardeşçe yaşıyoruz, s 66.”

(Dayanışma için Çin’den gelen piskoposun cephede olması ilginç…)

 

Ewing, Denizaltıların manevra yapmalarını hayranlıkla izler. Onların denizde gördüğü her şeye amansız bir ateş açtığını şu şekilde anlatır:

“Deniz subayları bu tehlikeli araçlardan bazılarını batırdığını iddia etti. Bizim denizaltılarımız tabi ki tehlikeli değildi….. Bir gün bu harikulade küçük hücum botlarının Gökçeada açıklarında sudaki bir cisme denizaltı şüphesiyle yoğun bir şekilde ateş ettiklerini gördüm. Yaklaştıkça cismin bir at cesedi olduğu anlaşıldı!, s 69

 

Rahip Ewing Türklerin hastanelere ateş açtığı konusunda ise kitabın 88. Sayfasında şu şekilde görüşünü belirtiyor. Zamanla Türkleri yakından tanımaya başladığı bu satırlarla belli oluyor:

“Türklerin hastanelerimize ateş açtıklarına asla inanmıyorduk. Alman müttefikleri kadar vahşi olmazlardı ve gördüğümüz kadarıyla ilk yardım hizmeti veren Kızılhaç bayrağına her zaman saygı gösteriyorlardı…”

 Aynı konuda şöyle diyor:

“Türkler Kızılhaç bayraklı hastanelerimize zarar vermek istemiyordu ama orada kalmaya devam dersek olacaklardan kendilerinin sorumlu tutulamayacağını bildirmişti, s 135.”

Kitapta ilginç bir anekdot var. Hemşirelerin yaralılar konusunda köpeklerden yararlandığını, köpeklerin şaşırtıcı bir şekilde yaralı ve ölüyü ayırt edebildiklerini hatta bir Türk yaralıyı bakım yapmaları için bulabilsinler diye şapkasını hemşirelere getirdiğini ifade eder. Savaş alanlarına köpek ve hemşirelerin pek sokulmadığını da ekler. Ancak iki kadının cepheye girebildiğini ifade eder. Birisi hususi müsaadeyle eşinin mezarını ziyaret eden diğerinin de pek çok soruna sebep olan kadın olduğunu yazar (NOT: Bu kadın bir ihtimal, Seddülbahir’deki çıkarma esnasında vurularak öldürülen ve Türk dostu diye bilinen Deughty Wylie’nin eşi/sevgilisi olabilir, İbilgin).

Kitabın 90 ve 91, 92. sayfalarında Sağırdere ismi geçmektedir, bu belki Sığındere olabilir.

Yazar, sık sık hürriyet kavramına atıfta bulunuyor ve ölen askerlerinin “Hürriyete kıymet veren herkes, onları her zaman hatırlayacaktı.” diyor ve devamla şunları yazıyor:

“Eğer şimdi biz çok uyuşuk, cimri, korkak ya da bencilsek, bu insanların bizim için çektikleri sıkıntılarını biraz olsuna aklımıza getirelim. Bu kadar ağır bir bedele satın alınan hayatlar çok asil ve saf olmalı, ayrıca hürriyet haysiyet ve dürüstlük gibi erdemler için kendini her an feda etmeye hazır olmalılar, s 96.”

Yazar bunu kitabının girişinde de tekrarlıyor. Nereye ve neden, niçin hürriyet götürdüklerini ise açıklamıyor. Belki Osmanlı Devleti’ndeki gayrımüslimler için söylüyor olsa dahi o dönemde onlar esir değildi. Hürdü ve pek çok imtiyaza sahipti. Asıl hürriyetlerine vurulmak istenen zinciri koparmak için Osmanlı Devleti gençleri kendini feda etmişlerdir. Ama işte sömürgeci devletlerinin hep bir hürriyet söylemi oluyor. Tıpkı ABD’nin Irak’ta, Afganistan’da vb yaptığı gibi.

 

Zaman zaman İtilaf Devletlerinin yaptığı propagandalara inandığı belli olan Ewing Türk askeri için şöyle bir öngörüde bulunuyor:

“…….

Esir alınan Türkler muharebeden kurtulduklar için çok mutluydu. Bize birçok Türk askerinin eğer Almanlara fark ettirmeden kaçabilirse teslim olmaya hazır olduklarını söylüyordu. Hiçbir kuvvet bu askerleri cephe geri döndüremezdi, s 102.”

Bazı askerlerin cepheden kurtulmuş oldukları için mutlu olduklarını düşünsek bile bunu genellemek hiç doğru olmaz. Zira öyle olmadığını belirten örnekleri sıralamaya kalksak onlarca sayfayı bulur. Ancak hatıralarda göze çarpan en önemli husus cepheden/cephe sonrasında da olsa tek taraflı olaylara bakılıyor olması. Bunu mazur görsek de, Ewing iddialı söylemlerine ise kuşkuyla yaklaşmak gerekiyor.

 

“Sahilin yukarısındaki küçük vadide daha doğrusu sol tarafında bulunan Türk mezarlığı geçen asırdan beri kullanılmamış gibi görünüyordu. Fakat Müslümanlar çoğu insan gibi ölülerine çok saygı gösteriyor ve bu konuda hassas davranıyorlar, s 85.”

“…… Kendisi Türklerin ölülerini oldukları yerde bıraktıklarına çoğu kez şahit olmuş. Bir keresinde iki ceset açtığımız ateşi üzerlerine çeksin diye dikenli etlerle çömelir vaziyette asılmıştı……. Ölülerine nasıl muamele ediyorlardı böyle, s 117.”

Rahip Ewing bu iki paragrafı ile tezata düşüyor. Türklerin ölülerine saygılı olduğunu belirtiyor ama daha sonra onların cesetlerden faydalanmak için dikenli tellere asıldığını ifade ediyor. Zaman zaman cephenin en kanlı muharebelerinde Türk askeri arkadaşlarının cesetleri üzerinde savaşmak/basmak zorunda kaldığını biliyoruz. Ancak her ne şartlarda olursa olsun şehit arkadaşlarına saygısızlık yapmamış, hatıralarına karşı bigâne kalmamıştır. 

 

“ Uzaktan gelen dehşet verici top sesleri Bulgar sahilinin bombalandığını gösteriyordu, s139.”

Paragrafın devamında Türk topçularının sesi geldiğini söylüyor yazar. Özellikle çeviri hatası yok ise Çanakkale Cephesi ile Bulgaristan’ın bir bağlantısı yok. 

 

Ewing popüler bir konu olan Sion Katır Birliğine ait askerler için ise şu gözlemlerde bulunuyor.

“Yaralı ve hastalarımızın arasında sık sık hakiki Yahudilere rastlıyordum. Sion Katır Birliklerinin tamamı Mısır’da silah altına alınmış Filistin’den gelen Yahudi muhacirlerdi. Doğuda Türklerin baskı ve zulümlerine karşı İngiliz himayesinin getireceği faydaları fark edenler zamanı geldiğinde onlara yardımcı olmaktan başka çare bulamamıştı. İçlerinden birine nereden geldiğini sorulduğunda Kudüs’ün anavatanı olduğunu iddia etmesi, ayrıca Kudüslü gençler arasında Arapçanın yaygın olarak kullanması çok tuhaftı. Bu Yahudi gençler ordumuza mükemmel bir şekilde hizmet ediyorlardı, s 146.”

Yazar yine Türklerin zulmünden dem vuruyor. Bugüne dek Yahudiler zulüm yapmayan bilakis onların varlığının sürdürülmesine sebep olan ülkelerin en başında Osmanlı Devleti/Türkiye gelmektedir. İngiliz himayesi için söyledikleri ise doğrudur. İsrail gibi bir devlet bugün var ise çekirdeği Çanakkale Cephesi’nde Sion Katır Birliği ile atılmıştır.

 

İngiliz rahibin cephede top oynayanları anlatması ve bir Gelibolu Kupası olduğunu belirtmesi ise ilginç… Buradan İngilizlerin futbolu ne kadar sevdiğini anlamak mümkün.

“Son kar fırtınasından sonra havada müthiş değişlik askerlerin bünyelerine iyi gelmişti. Hepsi çok zinde ve iyi görünüyordu. Ayrıca hayat doluydular. Vazifelerinden zaman buldukça kimin gaip geleceğini bile düşünmeden büyük bir hevesle top oynuyorlardı. Papazlar bile kendilerini bu oyunu oynamaktan alıkoyamıyordu. Top oynarken cesurca mücadele edip dizini inciten bir hastam bile olmuştu. Kolordu komutanının emrindeki çeşitli birlikler arasında düzenlediği Gelibolu Kupası büyük bir heyecan yarattı. Bilhassa final müsabakası oynandığında herkes nefeslerini tutmuştu.  Bu müsabaka gençler için çok faydalı olmuştu. Türkleri mermileri uzun gece nöbetlerini ve harbin diğer zorluklarını bir an olsun unutmuşlardı. Ayrıca oynadıkları oyun vücutları kadar zihinlerine de fayda sağlamıştı, 156.”

(Gelibolu Kupası’nı onlar alsa da, ancak tarihin verdiği Zafer Kupası’nı da Türkler almıştı.)

 

“Birkaç gün içinde Gökçeada’dan ayrıldık ve böylece insanlık tahinin en şanlı sahnelerinden birinin daha perdeleri inmiş oldu, 168.”

İtilaf Devletlerinin kaybı neredeyse 250.000’dir. Malzeme, cephane, gemi kayıpları da bellidir. Ortada bir zafer de yoktur. Ama bu cephenin şanlı sahnelerinin ne olduğunu anlamak mümkün değil. Kaldı ki cephede İtilaf Devletlerinin -çekilme hariç- büyük bir başarısı da yok.  

 

“Hastaneye getirilen hasta ve yaralı ve ölmek üzere olan genç askerlerin yanı başına oturup onlarına acılarını dindirmeye çalışmak kadar zor ve gurur verici bir vazife olmaz. Çoğu, hakikaten çocuk olan bu gençlerin haklı bir mücadele uğruna parıldayan gözleriyle karanlık vadilere kaybolmalarına ve başkaları ölmesin diye kendi canlarını feda etmelerine dayanmak çok zordu. Her şeye güç yetiren Tanrının kudreti ile sıkıntı ve acılarla kazanılmış olan bir zafere şahit olmak herkes nasip olmazdı, s 170.”

Şanlı sayfadan sonra nasıl bir zafer(!) varsa, rahip bu konuda yani zaferi görmekle kendini şanslı hissediyor.

 

Gelibolu’dan Bağdat’a adlı kitap, sömürgeci bir İngiliz Ordusunda çalışan rahibin, tek taraflı bakış açısını, düzenlenen sefere uydurulmak istenen hürriyet kavramını öne sürerek, zaman zaman da olsa Türklerin hakkını bazı konularda (hastaneyi vurmama vb) teslim ederek,  anlatan bir kitap. Kitabın dili rahipten mi yoksa tercümede edenden mi akıcı. İnsanı sıkmıyor. Cephe gerisinde yaşananları merak edenlerin okuması gereken bir kitap diyebiliriz.

Diğer bölümlerde Rahibin Basra’ya ve Bağdat’a giderken izlenimlerini de yansıtıyor ancak bu yazıda Çanakkale bahsi ele alındığı için değinilmemiştir.

 

NOT: Bazı araştırıcı ve yazarlar, yayınevleri Çanakkale Cephesi ile ilgili kitaplarını yollamak/hediye etmek istediklerinden bahisle, nasıl ulaştırabileceklerini soruyorlar. Kitaplarını; İsmail Bilgin, Timaş Yayınları, Alemdar Mah., Alayköşkü Cad. No:5 Fatih/İstanbul adresine gönderebilirler. Zamanımın, imkanlarımın elverdiği ölçüde incelemeye gayret edebilirim.

 

 GELİBOLU’DAN BAĞDAT’A
William Ewing
Türkçesi: H. Büşra Yavuz
İz Yayıncılık, s 272, Yayın yılı: 2012
-Bir İngiliz Ordu Rahibinin Gözüyle 1. Dünya Savaşı-

 


  13855 defa Görüntülendi.

**********************

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Tuncay Yılmazer'in benimsediği anlamına gelmez. Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

**********************

Makaleye Yorum Ekle

 

YORUMLAR

1971_Hamdi Akyol 19-06-2012, 11:32:21
İsmail bey, eserin İngilizcesine bakmadan çevirisiyle ilgili yorumlar yapmışsınız. Mesela, "kendi askerine düşman demesi" hususunda herhangi bir tercüme hatası yoktur. Yakalanan Türk askerinin yaptığı eylemi anlatırken, onun nazarıyla cümleyi kurduğu için düşman ibaresi tercih edilmiş. Keza İngilizcede "Tanrı" diye de bir kelime yoktur. İngilizcedeki kelime "God". Mütercim, konuşan kişinin kimliği ile ilişkilendirerek "Allah" ibaresini seçmiş, bu bir yorumdur ve hata olarak nitelendirilemez. Keza İngilizcede "Kâfir" diye bir kelime yoktur. Orijinal metindeki ibare "infidel"dir ve Türkçe karşılığı kâfir, zındık, imansız... şeklindedir. Tercüme, kaynak dildeki ibarenin hedef dildeki kullanımını yazmaktır ve bu anlamda yine bir sorun bulunmuyor. TRT'nin film çevirilerinde kullandığı karşılıkları standart doğru kabul edince, ortaya hatalı yorumlar çıkabiliyor. Keza, "Bulgar sahili" dendiğinde siz bugünün sınırlarıyla düşünüyorsunuz. Halbuki bu savaşın cereyan ettiği tarihte, bugünkü Batı Trakya coğrafyası Bulgaristan toprağıydı ve yazar da bu sebeple "Bulgar sahili" ifadesini kullanmış. Belki burada yapılması gereken, okuyucunun sizin düştüğünüz hataya düşmemesi için bir dipnot ile açıklanması olabilirdi.
 

KATEGORİDEKİ DİĞER BAŞLIKLAR

03/04/2016 - 08:29 Elveda Güzel Vatanım - Ahmet Ümit (Sinem Şahin)

09/01/2016 - 17:42 Önünüzde düşman , yanınızda fareler ,arkanızda jandarmalar 1914- Jean Echenoz ( Ülkü Kolcu )

06/03/2015 - 16:04 Çanakkale Şehitlerine Şiiri İçin Bir Tahlil Denemesi ( Eyyüp Bostancı )

14/06/2012 - 15:51 Gelibolu’dan Bağdat’a - William Ewing (İsmail Bilgin)

20/12/2011 - 17:06 Derin Nefret -Anzakları Çanakkale Savaşı’na Sokan Komplonun Hikâyesi-Ömer Ertur (İsmail Bilgin)

15/02/2011 - 19:25 Sarı Sessizlik-Sarıkamış 1914: Bir Kayboluş Romanı-Cihangir Akşit (İsmail Bilgin)

18/04/2010 - 14:16 …Ve Çanakkale; Geldiler-Gördüler-Döndüler Mustafa Necati Sepetçioğlu (İsmail Bilgin)

03/01/2010 - 17:32 Uzun Beyaz Bulut-Buket Uzuner (İsmail Bilgin)

20/08/2009 - 21:11 Çanakkale

19/07/2009 - 05:35 Galiçya'da Türk Askeri ( İsmail Bilgin )

11/06/2009 - 19:24 Çanakkale Mahşeri - Mehmed Niyazi (İsmail Bilgin)

11/11/2007 Sîretler ve Sûretler - Beşir Ayvazoğlu ( Tarık Suat Demren )

15/07/2007 Kanatsız Kuşlarda Uçuşan Hatalar ( Tuncay Yılmazer )

22/03/2007 Küçük bir okurumuzdan "Büyük" bir şiir: Çanakkale Savaşı ( Fatih Serdar Sağlam )