Çanakkale Mahşeri - Mehmed Niyazi (İsmail Bilgin)

Tarih: 11/06/2009   /   Toplam Yorum 13   / Yazar Adı:      /   Okunma 77715

Çanakkale Savaşı ile ilgilenip Mehmed Niyazi Özdemir’in “Çanakkale Mahşeri” adlı eserini okumayan yoktur herhalde. Şu sıralarda 46. baskısı kitapçılarda olan söz konusu eser, çıktığı ilk günden bu yana okuyucu tarafından büyük bir ilgi ile karşılandı. Bu epik romanı , Balkan Savaşı ve ( başta Çanakkale olmak üzere ) Birinci Dünya Savaşı ile ilgili romanları ve belgesel eserleri olan başka bir usta kalem, İsmail Bilgin Gelibolu’yu Anlamak okurları için değerlendirdi. Bilgin, Çanakkale Zaferi ile ilgili ilk romanın 1981 yılında yazıldığını, ancak 1998 yılında çıkan “Çanakkale Mahşeri”nin kendisinden önceki iki romana göre çok daha geniş kitlelere ulaştığını ve beğenildiğini öncelikle belirtiyor. Eserdeki bir çok karakteri sembolize ettikleri değerler açısından da irdeleyen Bilgin’e göre , Oğuz Amca Çanakkale’de vatanın kurtarılması için elinden geleni yapan, sevdiklerini geride bırakan milleti ve dini için her şeyini ortaya koyan, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçmayan Türk askerini, arkadaşları gibi gönüllü olarak cepheye gelen Müderris Rasih Efendi’nin torunu Tıbbiye 1. sınıf öğrencisi Hasan Şakir, varlıklı ailelerin çocuklarının cepheye gelişlerini ile cephede yaşadıkları değişimi, Oğuz Amca’nın karısı Hatice Bacı sebatı, sabrı, acısını yüreğine gömmesiyle Türk kadınını temsil etmekte. İsmail Bilgin yazısının son bölümünde ise romandaki bazı tarihi yanlışlara dikkati çekiyor.

 

Çanakkale Cephesi/Muharebeleri tarihimizde çok önemli yer tutar. Sebep ve sonuçları dünya tarihine de büyük etki yapmış, olayların seyrin değiştirmiştir. “Son Kale” anlayışı ile yapılan çarpışmalar, pek kanlı olmuş, “ülkenin kaymak tabakası” diye de tabir edilen eğitimli insanımızın çoğu Çanakkale’de şehit düşmüş, kendinden üstün bir düşmana karşı, her alanda kenetlenmeyle ve çok büyük fedakârlıklarla zafere ulaşılmıştır.

Böyle bir zaferin edebiyat alanına yansıması pek tabiidir. Ancak ilk Çanakkale romanı 1981 yılında, 66 yıl sonra yazılmıştır([1]). Bu süre, çok önemli zafer için oldukça uzundur.  Bunun sebepleri tartışılabilir. Daha sonraki roman 1989 yılında yazılabilmiştir([2]). O güne dek birkaç sönük ve alışılageldik törenlerle kutlanan ve “Çanakkale Deniz Zaferi” adı altında yapılan etkinlikler yanında, edebiyat alanında da bir ilgisizlik söz konusudur. Üstelik yayınlanan bu iki roman gereken ilgiyi sağlayamamış,  bu durum 1998 yılında dek sürmüştür. Mehmed Niyazi Hocanın yazdığı “Çanakkale Mahşeri([3])” adlı kitap büyük yankı yapmıştır. Kendisinden önce iki roman yazılmasına rağmen geniş kitlelere ulaşma ve beğeni kazanma açısından ilk Çanakkale romanı olarak bilinir…

Sonraki yıllarda bu alanda bazı roman çalışmaları olmuşsa da, bugün itibari ile söz konusu romanların sayı bakımından yetersiz olduğunu belirtmekte fayda vardır. Oysa Çanakkale Cephesi’nin edebiyatımıza yansıması çok daha geniş olmalı ve daha öznel konularda çok sayıda roman yazılabilmeliydi.

İki kez beğenerek okuduğum “Çanakkale Mahşeri” adlı kitabı, “Gelibolu’yu Anlamak” sitesinin üyeleri ve okuyucuları için bir kez daha okudum. Aşağıdaki yazı bu son okumanın neticesinde hazırlanmıştır. İncelemeye konu olan kitabın 8. baskısıdır.

 

1-Romanın Özeti:

Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da sürüp gittiği bir sırada, 1914 yılı kasım ayı başında Boğaza ilk saldırı yapılır. Seddülbahir ve civarında görev yapmakta olan askerlerin arasında Oğuz Amca da vardır. Saçları kırlaşmış, yüzündeki çizgileri derinleşmiş ve iki oğlunu Sarıkamış Seferine yollamış, yaşı geçgin bu nefer Yahya Çavuş ile birlikte Seddülbahir’dedir. İtilaf Donanması’nın bombardımanı çok şiddetli olur ve şehitler verilir. Yaralananlar olur. Bu olayın ardından Oğuz Amca bir gece rüyasında, Sarıkamış Harekatı’na katılan oğulları Hasan ve Akif’i görür. Adlarını sayıklar. Sıkıntılıdır. Onu Yahya Çavuş uyandırır. Ancak Oğuz Amca rüyasını hayra yormaz. Bunun kara haber olacağını düşünür. Erzincan-Kemah’ın bir köyündeki karısını, genç Mustafa’yı ve kızı Nadiye’yi ne hale getireceğini düşünür. Oğuz Amca devamlı bu merak ile gündelik işler ile meşgul olurken, İtilaf Kuvvetleri tarafından boğaza saldırı için büyük hazırlıklar yapılır.  

İstanbul’da Darülfünun ve Medrese öğrencileri gönüllü yazılmak için Harbiye Nezareti’ne müracaat ederler. Müderris olan Rasih Efendi’nin torunu Hasan Şakir de gönüllü yazılmaya karar verir. Bu konuyu ilk önce sevdiği kıza, Dilara’ya sonra da dedesine açar. Sevdiğinin desteğini alan Hasan Şakir’i, Rasih Efendi kendi elleriyle askerlik şubesine teslim eder. Sonra görevli olduğu okulda cepheye gidilmesi için Hasan Şakir’in yakın arkadaşları Yusuf, Nevzat ve Sabri ile diğer öğretmenleri yüreklendirir. Bir süre sonra onlar da gönüllü yazılırlar.

Bu arada İtilaf Kuvvetleri boğazı geçmek için hummalı hazırlıklar içindedir. Mayın toplama gemileri faaliyettedir. Donanmanın tabyaları bombalaması devam eder.

Oğuz Amca’nın memlekete ve askerlik çağına gelmiş olan oğlu Mustafa askere alınır. Bu durum Oğuz Amca’nın karısı Hatice ve kız kardeşi Nadiye için zor bir durumdur. Köylüler Mustafa’yı davul ve zurna ile askere uğurlar. Köyün hocası Ömer Hoca sık sık Hatice Bacıya manevi ve maddi yardım yapar. Onu gözetir. Hatırını sorar. Sabretmesini öğütler. Ömer Hoca bütün asker ailelerini belli sürelerle dolaşır. Elinden geldiği kadar onlara yardımcı olmaya çalışır.

Hasan Şakir’in arkadaşı Yusuf daha sonra Hasan Şakir’in birliğine verilir. Yusuf’un acemiliğini atması için Hasan Şakir kendisine yardımcı olur.

Bu arada Boğaza paralel olarak, Nusrat Mayın gemisi Tophaneli Hakkı ve Hafız Nazmi komutasında, yardımcıları Alman Geehl ile mayın dökme işini başarıyla yerine getirirler.  Dökülen mayınlardan, bütün araştırmalarına rağmen İtilaf Kuvvetlerinin haberi olmaz.

Boğazın girişindeki tabyalar bertaraf edilir ve artık merkezi kesimde yer alan tabyalar bombalanmaktadır. Boğazı geçen denizaltılar, seyyar bir kale gibi kullanılmak istenen Mesudiye Zırhlısı’nı batırır. Artık olanca güçleri ile nihai bir saldırıya hazırlanan İtilaf Donanması hazırlıklarını tamamlamaya çalışır. Bu arada Amiral Carden saldırıya bir gün kala görevinden istifa eder. Yerine Amiral de Robeck atanır.

18 Mart günü donanma adalardan hareket eder. Uzaktan Merkez Tabyalarını topa tutar. Dardanos Tabyasındaki Hasan Hulusi diğer tabya komutanları gibi bekler. Donanmanın atış menziline girmesini bekler. Sonra amansız bir ateş başlatır. Donanmanın topları Dardanos Tabyası üzerinde toplanır. Hasan Hulusi, Mehmet Mevsuf ve bazı erler bir top mermisinin infilakı neticesinde toprak altında kalarak şehit olurlar. Ayrıca Rumeli Mecidiye Tabyasında da Seyit Onbaşı 215 okkalık mermiyi topa sürer. Ocean zırhlısını vurmaya çalışır.

İtilaf Donanması boğazı geçemez. Ertesi gün Hasan Hulusi ve Mehmet Mevsuf’un cenazesinde daha önce Kuşçubaşı Eşref ile birlikte Balkanlarda savaşmış Tabur İmamı Molla Kazım arkadaşı Akyazılı Mehmed’e rastlar. Molla Kazım 27. Alay’ın 1. Taburu’nda Arıburnu mıntıkasında; Akyazılı Mehmed ise 26. Alayın III. Taburu’nda Seddülbahir’de görev yapmaktadır.

Köyde geçim derdine düşen Hatice Bacı öküzün yanına ineği koşar. Tarlasını sürer. İki jandarmayı karşısında gören Hatice Bacı heyecanlanır. Meraklanır. Kendisini verilen pusulayı okuma ve yazması olmadığı okuyamaz, haberin ne olduğunu bilemez. Pusula ile birlikte Ömer Hocaya gider. Ömer Hoca Sarıkamış Harekatı’na katılan Hasan ve Akif’in şehit haberini Hatice Bacıya bir türlü söyleyemez. Daha sonra alıştıra alıştıra oğullarının şehid olduğunu belirtir. Kendine sabretmesini ve şehitliğin önemli bir mertebe olduğunu ifade eder. Karısı Selime’yi, Hatice Bacının evine yardımcı olsun ve teselli etsin diye yollar.

Oğuz Amca’nın köyünden bir süre sonra cepheye gelen Rıza kendisini Seddülbahir’de ziyaret eder. Memleketten haberler getirmiştir. Bu arada oğulları Hasan ve Akif’in şehit haberini Oğuz Amca’ya verir. Haberi metanetle karşılamaya çalışan Oğuz Amca daha sonra çok üzülür. Bu haberden karısının haberi olup olmadığını düşünür. Onun da üzülmesini istemediği için mektupta oğullarının şehit olduğu haberini karısına yazmaz.

İtilaf Kuvvetleri ise bu kez kara harekatına hazırlanmaktadır. Gelibolu Yarımadası’na gelerek çıkarma hazırlıklarına başlarlar.

Hatice Bacı, Oğuz Amca’ya mektup yollar; “Hasan ve Akif in iyi haberlerini alıyoruz.” diyerek Oğuz Amca’nın üzülmesini istemez. Oğullarının şehadetinden ona bahsetmez. Mustafa’nın askere alındığını belirtir. Köydeki durumdan da bilgiler verir. Mustafa ise Tekirdağ’a yollanmıştır. Babasının cephe adresini almıştır.

Oğuz Amca’ya mektuplarını Hasan Şakir’in yakın arkadaşı Yusuf okur. Yusuf da arkadaşları vasıtasıyla Oğuz Amca’nın Tekirdağ’a gelen oğlu Mustafa’yı bulmaya çalışır.

İtilaf Devletleri kendinden emin bir şekilde çıkarmanın son hazırlıklarını tamamlarlar. Artık herkes çıkarmayı beklemektedir. Sabah tan yeri ağırmadan Arıburnu’na çıkarma başlar.  Molla Kazım, Musa, Giresunlu Haşim, Tıbbiyeli Nazmi ise bulundukları yerde Anzaklara karşı savaşırlar. Ancak kuvvetli çarpışmalar esnasında Molla Kazım kızsa da geri çekilmek zorunda kalırlar.

Seddülbahir kesimde ise Binbaşı Mahmut Sabri savunma için her türlü imkanı zorlamaktadır. Bu arada Yahya Çavuş’un tepelerinde mevzilendiği Ertuğrul Koyu’na, River Clyde gemisi bir Truva atı misali asker çıkarır. Bu askerlere karşı Oğuz Amca, Yahya Çavuş ve takımı büyük kahramanlık gösterir. O gün, düşmanın kıyıya çıkmasına müsaade etmezler.  Arıburnu’nda 57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey askerlerine komuta ederken bacağından vurulur. Ancak metanetle vuruşmaya devam eder. Bu arada Hasan Şakir şehit düşer. Yusuf onu bir gürgen ağacının altına arkadaşları ile birlikte gömer. Müderris Rasih Efendi torunu Hasan Şakir’in şehit haberini alır ve yıkılır... Bu arada zor durumdaki bir aileye Müderris Rasih Efendi yardım eder. Yiyeceklerini alır. Onları gözetir.

Hatice Bacının kızı Nadiye babası ile ağabeylerini özler. Annesi onu teselli etmeye çalışır.

Gece gündüz yapılan çatışmalardan sonra siper savaşlarına geçilir. Bu arada muharebelerin hafiflemesini fırsat bilen Oğuz Amca ile Yusuf, Tekirdağ’dan cepheye gelen oğlu Mustafa’yı aramaya çıkar ama bulamazlar.

Molla Kazım’ın yanındaki Musa çarpışmalarda ağır yaralanır. Serum ve uyku ile hayatta durmaktadır. Uyandığında sık sık “Molla Kazım!” diye haykırmaktadır. Daha sonra Musa tedavi olmak için İstanbul’a yollanır.

Gerek Seddülbahir ve gerekse Arıburnu’nda ilerleyemeyen İtilaf Kuvvetleri bu kez Suvla Koyu’na, Anafartalar’a doğru bir çıkarma hazırlığına başlarlar. 

İmam Molla Kazım’ın yanındaki Pötürgeli Bilal vurulur. Onu elbiseleri ile toprağa verirler.

Oğuz Amca bir akşam türkü söyleyen bir erin sesini oğlu Mustafa’ya çok benzetir. “Rabbim sesini duyurdun, kendini de bana göster.” diyerek niyaz eder.

Suvla’daki çıkarma da başarısız olur. Artık çarpışmalar iyice yavaşlar. Yarımadaya sonbahar gelmiştir. İtilaf Kuvvetleri Yarımadayı boşaltma planı yaparlar. Bunun için General Monro’yu cepheye yollarlar. Monro cephenin boşaltılmasını ister. Tali çarpışmaların birinde Oğuz Amca kolundan yaralanır. O esnada yanında bulunan Yusuf da vurularak şehit olur. Oğuz Amca Eceabat’taki hastaneye götürülür. Oğuz Amca oradaki yaralılar arasında ağır yaralı oğlunu görür. Oğlunu görmezlikten gelir. Onun üzülmesini istemez. Mustafa da babasını fark eder, yaralandığını görmesin diye ona sırtını döner. Akşam vakti Oğuz Amca “Mustafa’m” diye gizlice gözyaşı döker. Feryat eder; “Mustafa’m!” Mustafa da sanki bu sesi duymuş gibi sendeler ve bir sıhhiyenin kollarında ruhunu teslim eder..

İstanbul’da yaşayan Müderris Rasih Efendi bir gazete alır. Bu gazetede İtilaf Devletlerinin geri çekildiği haberini okur. O anda, hayalinde Çanakkale’ye bir bir yolladığı gençler belirir.

 

2- Roman Kahramanları:

Oğuz Amca: İlerlemiş yaşına rağmen savaşa katılan, Erzincan-Kemah’ın bir köyünde karısı Hatice’yi, kızı Nadiye’yi ve oğlu Mustafa’yı bırakan sabırlı, tevekkül sahibi, fedakâr bir kahramandır. Oğuz Amca hiçbir zaman ümidini yitirmez. Cesurdur. Etrafındakilere yardım eder. Onları, sözleriyle ve tavırlarıyla etkiler ve örnek olur. Oğulları Hasan ve Akif  Sarıkamış Harekatı’nda şehit düşer. Onların şehadetini metanetle karşılayan Oğuz Amca sık sık köyündeki karısı ve kızını düşünür, nasıl geçindiklerini merak eder. Çarpışmalar boyunca Binbaşı Mahmut Sabri’nin komutasında Yahya Çavuş ile birlikte ve daha sonra Yusuf ile beraber çarpışır. Büyük kahramanlıklar gösterir.  Oğlu Mustafa şehit olur.

Oğuz Amca Çanakkale’de vatanın kurtarılması için elinden geleni yapan, sevdiklerini geride bırakan milleti ve dini için her şeyini ortaya koyan, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan birisi olarak romanda ön plana çıkar. Bu özelikleri ile Çanakkale’ye koşan ve orada çarpışan Türk askeri Oğuz Amca’nın şahsında temsil edilmiştir.

 

Hasan Şakir: Müderris Rasih Efendi’nin torunu olan ve Tıbbiyenin 1. sınıfında okuyan Hasan Şakir de arkadaşları gibi gönüllü olarak cepheye gelir. Ağırbaşlı ve efendi bir genç olarak anlatılan Hasan Şakir’in ailesi varlıklıdır. Sevdiği Dilara’ya Çanakkale’ye gitme fikrini açar. Onun desteğini alır. Çanakkale’ye gider. İlk önce cephenin zor şartlarına uyum salmakta zorlanır. Hatta insanları nasıl öldüreceğini düşünürken, içindeki vatan sevgisi ile bir başka kişilikle kıyasıya meydanlarda çarpışır. Onun şahsında varlıklı ailelerin çocuklarının cepheye gelişlerini ile cephede yaşadıkları değişimi Mehmed Niyazi Hoca bütün ayrıntılarıyla anlatır.  Düşüncelerindeki değişimi dedesine sık sık yazdığı mektuplarda dile getirir. Hasan Şakir bir kez daha cephede de olsa ilerlemenin ilim ile olacağını söyleyen dedesine hak verir. Türk askerinin şecaatini ve son durum hakkında şu bilgileri verir…

“……….

Ecdat yadigarı topraklarımızı düşman çizmesinden korumak için Mehmedçiklerimiz şevkle, ibadet aşkıyla etten kale oluşturuyorlar. Kumandanlarımız olan Alman subaylar insanımızın  şecaat ve metanetlerini çeşitli vesileler ile dile getirmenin mecburiyetini hissediyorlar.  Onlara bu yiğitliği veren, iman ve ecdada bağlılık şuuru olduğundan şüphe etmiyorum. İnşallah  kültürümüzün direği olan bu iki unsur, sonsuza kadar devam eder de,  eli öpülesi  milletimiz hiçbir zaman boynu bükük kalmaz. Yenilgilerimiz bile şerefle dolu olur, s 338.)

 

Yusuf: Yusuf da, Hasan Şakir gibi Çanakkale Cephesi’ne gönüllü katılır. Yusuf ile Hasan Şakir arasında sıkı bir dostluk vardır. Yusuf, Hasan Şakir’in aksine dayanıklı, güçlü kuvvetlidir. Kastamonuludur aynı zamanda sakin, yakışıklı, kahraman biridir. Anne ve babasının cepheye gitmesine izin vermeyeceğini düşünür. Yine de cephedeki arkadaşlarına katılmak ister, onları yalnız bırakmak istemez.  Hasan Şakir ile aynı cephede yer alır. Onunla omuz omuza çarpışır. Ayrıca Oğuz Amca’nın mektuplarını yazar ve ona gelen mektupları okur.  Aydın, sorumluluk sahibi bir Türk genci olan Yusuf sık sık annesi ve babasının yanında vatanını, milletini de düşünmektedir. Hasan Şakir’in şehit olması onu derinden yaralar. Ancak o, uzun bir zaman muharebe meydanlarında kahramanca çarpışarak hayatta kalır. Sonra şehit olur.

 

Müderris Rasih Efendi: İstanbul Darülfünün müderrislerden Rasih Efendi yaşlıdır. Ancak vatanın bu zor durumundan kurtulması için gönüllü olan torunu Hasan Şakir’i kendi elleriyle askerlik şubesine teslim eder. Rasih Efendi oğlu ise Dömeke’de şehit vermiştir. Ondan yadigâr olan torunu ile birlikte yaşamaktadır. 

Müderris Rasih Efendi tiplemesinde Mehmed Niyazi Hoca İstanbul’un yaşadığı savaş psikolojisini yansıtır. İstanbul’da olup bitenleri onun izinden okuyucuya sunar. Rasih Efendi aynı zamanda Osmanlı aydınlarındandır. Vatanın ilimle kalkınacağına inanır. Torunu cepheye giderken dahi bu çok sevdiği gencin ardından yıkılmaz. Bilakis öğrencileri Çanakkale’ye gitmeleri için yüreklendirir. Onun tavsiyesi üzerine de Nevzat, Bülent, Sabri ve diğer  öğrenciler Çanakkale’ye koşarlar.

 

Mıstık:  Kitapta saf ve temiz kalpli aynı zamanda cesur, zeki biri olarak karşımıza çıkar Mıstık sakalık yapmaktadır. Yunus Emre’nin ilahilerini söylemesi ile arkadaşları arasında çok sevilir. Düştüğü zor durumlardan aklı sayesinde kolayca sıyrılır. Çarpışmaya ve dürbünden bakmaya meraklıdır. Bu yüzden sık sık komutanlarından uyarı da alsa yine de elinden geleni yapar. Mıstık’ın şahsında cephenin o gerilimi yerini zaman zaman mizaha bırakır.

 

Molla Kazım: Molla Kazım medreselilerin de savaşa katıldığının bir örneğini verir. Tabur imamı olarak görev yapar. Askeri cesaretlendirir. Yeri geldiğinde savaşır. Şehitleri gömer.  Daha önce Balkan Savaşı’na katılmıştır. Gözü karadır. Cesur biridir.  Asker arasında manevi havanın oluşturulmasında önemli roller üstelenir. Onların gönüllerine ve yüreklerine seslenir. Aynı zamada ilimle, imanın birlikteliğini savunur. Ona göre imansızlık ve hurafeler insanlığı kemiren iki önemli ögedir.

 

Mendubur İdris ve Muzır Ruşen:  Mehmed Niyazi Hoca adeta lakapları ile bütünleşen iki olumsuz karakteri kitabında anlatmıştır. Bu iki asker romanda; daima kaçmak, işten kaytarmak düşüncesindedir. Savaştan korkmaktadırlar. Birbirleriyle sık sık tartışırlar. Arkadaşlarının tayınlarına göz koyarlar. Kaçmak için plan yaparlar. Her fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Kitaptaki kahramanlar arasında kötü karakterli erlere örnektirler.

 

Hatice Bacı ve kızı Nadiye: Oğuz Amca’nın karısı Hatice Bacı Türk kadının sebatını, sabrını, acısını yüreğine gömen, ailesinin geçimi sağlamak için her türlü çile ve fedakârlığa göğüs geren bir kadındır. Bu tiplemeyle bütün askerlerin anaları resmedilmiş ve anaların çektiği acı gözler önüne serilmiştir.  O kadar ki, kocasına iki şehit oğlunun haberini bildirmez Onların iyi olduğundan bahseder. Haber aldığını belirtir. Ayrıca oğlu Mustafa’nın askere gitmesinden sonra çok üzülür. Ama kızı Nadiye ile hayata tutunmaya çalışır. Bu konuda kendisine en büyük manevi yardımı Köyün Ömer Hocası yapar.

Ömer Hocanın şahsında da manevi önderlerin bu acılı ortamda asker aileleri ile ilgilenmeleri belirtilir ve onların acılara sabretmeleri yönünde büyük telkinleri olur.

*

 Romandaki bu tür kurgu kahramanlarının yanında Mehmed Niyazi Hoca Çanakkale Cephesi’nde görev alan Türk ve İtilaf subaylarını da ele almıştır. Gelişen olayları tarihi seyri içinde anlatmıştır. Esat Paşa, Halil Sami Bey, Binbaşı Mahmut Sabri,  Mustafa Kemal,  Liman von Sanders,  Kınalı Murat, Cideli Mehmed Çavuş, Seyid Onbaşı, Yahya Çavuş vb Çanakkale Muharebelerinde kahramanlar gelişen olaylar içinde anlatılmıştır. Yine İtilaf Kuvvetlerinden Amiral de Robeck, Churchill,  Birdwood,  Rubert Brok, Binbaşı Unwin,  Hamilton vb komutanlar da kitapta sıklıkla belirtilir. Kitapta yaklaşık 300’e yakın isim geçer.

“Çanakkale Mahşeri” kitabın içeriği ile birebir uyuşmuş bir addır. Zira yazar Çanakkale Cephesi’ni anlatırken o mahşerden örnekler vermektedir:

“……….

 Sığınak ve cephanelik darmadağın olmuştu. Taşlar arasında gövdeler çırpınıyor, tozlara bulanmış kanlı bir kol çimenler üzerinde bacağı kopmuş asker feryad ediyordu.  Soluk oluğa gelenlerin bir kısmı hemen yaralıları sırtlarına aldılar, sargı yerinin yolunu tutular.  Diğerleri de; yıkıntılar altında kalanları; kazma kürekle çıkarmaya başladılar.  Taş ve toprağın altında kalanların bazısından hiç ses çıkmıyordu, bazısından feci iniltiler geliyordu. Bir erin ezilmiş başı, hepsini çok etkiledi; ama duramazlardı; toprak altında kalanların belki bir kaçını daha kurtarabilirlerdi, s13-14.”

Savaşın acımasızlığı ve askerlerin vurulmaları bütün gerçekliği, yalınlığı ve çarpıcılığı ile kitapta tasvir edilir. Adeta bir mahşer yeri canlandırılır.

Çanakkale Mahşeri’nde cephede meydana gelen olaylar geniş bir şekilde okuyucuya aktarılır. Bu bağlamda kitap Çanakkale’de olup biteni de anlatır. Mehmed Niyazi Hoca hiç sezdirmeden, okuyucuya konu ile ilgili bilgiler verir. Top sayısına dek bu konuda bilgi sunar. Bu özellik kitabın başından sonuna dek devam eder:

“………

 Fakat Hamilton’un aklı Arıburnu’ndaydı; orada da tedirginlik giderilmiş, cephe sağlamlaştırılmıştı; yeni çıkarmalar devam ediyordu. Türklerin yılmaması ise dikkat çekiciydi; darbeler onları sarsacağı yerde sanki sağlamlaştırıyordu. Bu arada cepheyi yarabilseler hem Seddülbahir bölgesindeki Türkleri arkadan kuşatacaklar hem de Çanakkale şehrinin karşısındaki Kilitbahir’e inecekler,  Boğazı ele geçirmiş olacaklardı….,  s 212.”

 Mehmed Niyazi Hoca savaş sahnelerini anlatırken, bu sahnelerde yer alan, birbiriyle  çarpışan askerlerin içinde bulunduğu psikolojiyi de yansıtır. İtilaf Devletleri’nin kendilerine olan güvenleri, istilacı ve sömürgeci bir zihniyet içerisinde olmaları ile, Türklerin vatanlarını, son kalelerini savunmak için her türlü kesimden, her türlü fedakarlığa hazır insanların ruh hallerini yansıtılır. Yer yer bir medeniyetler ve hilal ve haç çatışmasını anlatan Mehmed Niyazi Hoca bu noktayı şu örneklerle sıklıkla vurgular:

“ ……….

- Meryem Ana’nın, tanrımız İsa’nın yolunda olmak ne güzel! Biz insanlar için bundan büyük bir mutluluk düşünülebilir mi? Barbar, dinsiz Türklerden dünyanın incisi İstanbul’u alacağız ve Hıristiyan kardeşlerimizi kurtaracağız, s 133.”

 

“Gök kubbeye ilk ışıklar dolmaya hazırlanırken, güzel bir bahar havasının müjdesiyle sakinleşmiş denizi köpürterek donanma ilerliyor, Amiral De Robeck’in sevinç ve heyecan çığlıklarıyla çarpan yüreği sanki göğüs kafesine sığmıyordu.  Zafere giden komutandan daha mutlu kim olabilirdi?.. Hem de bu zafer öyle sıradan bir zafer olmayacaktı; bin yıldan beri birbiriyle mücadelesi süren Haç’ın Hilal’e kesin üstünlüğü olacaktı, s 54.”

 

“Gözünün alabildiği maviliklerde yüzen gemilere baktıkça (Hamilton için) zaman zaman hayale dalıyor, kendisini Anibal, Cesar, Napolyon’la mukayese ediyor; hayalini çevresindeki komutanların sezmesinden de endişeleniyordu. Aslında endişelenmesine gerek yoktu; Akdeniz yaratıldığından beri böylesine güçlü bir orduya şahit olmamıştı. Çağ değişmiş, yelkenlilerin yerini binlerce tonluk gemiler almış, silahlar korkunçlaşmıştı. Kendi de Akdeniz Seferi Kuvvetleri Başkomutan’ı olarak Çanakkale’yi geçip İstanbul’u almaya gidiyordu.  Bakışlarını çevrede gezdirdi, ufuk boyuna dizilmiş gemiler hafif dalgalı denizi yararak kuzeye doğru yol alıyorlardı. Durdu. Zihninden şöyle bir hesap yaptıktan sonra mırıldandı:

- Tam dört yüz altmış iki yıl önceki hesabı görmeye gidiyoruz.

Türkler tarafından fethedileli beri İstanbul Avrupalıların rüyası haline gelmişti. Türkler ve Müslümanlar İstanbul’u alan Sultan Mehmed’e Fatih ünvanı vermişlerdi. Kendi milleti, ümmeti daha az alicenap değildi, s 109.”

 

“Çanakkale Mahşeri” sadece cepheyi değil ayrıca cephe gerisinde yaşanan acıları, zorlukları da kahramanlarının izinden anlatmıştır. Okuyucu, Müderris Rasih Efendi vasıtasıyla İstanbul’da yaşananları ve gelişen olayları öğrenirken, Kemah’ın bir köyünde Oğuz Amca’nın karısı Hatice Bacının izinden de köyde yaşananlar hakkına bilgi sahibi oluyor. Köydeki o dayanışma, o acıyı paylaşma ve zorlukların üstesinden gelmek için fedakar biçimde, tevekkül içinde çabalar okuyucunun gözü önüne sunuyor. 

 

Çarpıcı savaş sahnelerinin yanında Mehmed Niyazi Hoca Gelibolu Yarımadası’nın o doyumsuz güzelliklerini de yer yer anlatır.

 “Yaz gelmiş, Gelibolu Yarımadası Anadolu yakası güzelliklerine kavuşmuştu. Tepelerin yeşili, denizin mavisi burada bambaşka idi, bu iki renk sahillerde birbirinin içinde eriyor, denize doğru mavilik, karaya doğru yeşillik ağır basıyordu. Tabiatın neşesini paylaşan kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyor, bir tüfek patlayınca sürü halinde havalanıyorlardı, s 259.”

 

Köy: Kitapta yer yer köydeki yaşam ve zorluklar hakkında çarpıcı anlatım vardır:

“Kocası ve iki oğlu askere giderken öküzün birini satmışlar, mutlaka köyde bir öküzü olan bulunur, onları çift haline getirir, işleri görürüz, diye düşünmüşlerdi. Fakat bahar gelmişti; komşuları tarlaları, bahçelerini sürüyorlardı. Köyde tek öküzlü aile yoktu. Bahçesinin sürülmesi gerekiyordu. Hatice binbir zorlukla öküzün yanına eşeği koştu. Zaten huysuz olan eşek hepten çıldırdı; boyunduruğun zelfisini kırıp yularını Nadiye’nin elinden kurtardı. Hatice bahçede peşinden epeyce koştuktan sonra yularını yakaladı. Eşekle süremeyeceğini anlamıştı; götürüp ahıra bağladı. Evden keseri aldı; bir zelfi yaptı; boyunduruğa koştu. Nadiye yularları çekiyor, Hatice sapanı tutuyordu. Boyunduruğu yadırgayan inek sağa sola yalpa yapıyor boynuz sallıyor, s 86.”

*

Mehmed Niyazi Hoca kitabında menkıbelerden örnek de vermiştir; Derviş İbrahim’in elinde bir testi ile askerler su vermesi ve suyunun hiç bitmemesi vb, (s 433.) Böylece, Çanakkale’ye ait halk dilinde pek çok menkıbelerden biri kitapta yer bulmuştur.

 

3- Sonuç:

Yazar, “Çanakkale Mahşeri”nde cepheyi, cephedeki olayları, kişileri ayrıntıları ile cephenin ne denli mahşeri bir yer olduğunun vurgusunu yapar. Cepheye koşan her kesimden insan büyük kahramanlık ve fedakârlık nişanesi sunar. Bu özellikler romanın akıcı, meraklandırıcı, sürükleyici özelliğini de oluşturur.

Sadece cephe değil cephe gerisini, köy hayatını, oğullarını askere gönderen anaların hayat ve geçim şartları ile baş etmesini de çarpıcı şekilde anlatır. Var olma, Son Kale’nin düşmemesi için bütün benlikleri ile çarpışan, inançlı, kararlı, manevi yönü kuvvetli Türkler ile bir istilacı gibi yarımadayı işgale gelen, kendilerine güvenen, karşısındakini küçümseyen İtilaf Devletleri askerlerinin psikolojileri de ayrıntılı bir şekilde kitapta betimlenmiştir.

Yer yer, olayların gelişimi, planlar, düşünceler de okuyucuya dolaylı olarak aktarılır. Bu bilgi yükleme metin içinde okuyucuyu sıkmadan verilir.

Mehmed  Niyazi Hoca, “Çanakkale Mahşeri” adlı kitabı ile Çanakkale hakkında en önemli kitaplardan birini yazmıştır. Romanı Çanakkale romanları arasında bir kilometre taşı olmuştur..

 

4- Kitapla ilgili bazı not ve bu notlarla ilgili açıklama:

1) Kitapta, İngilizler, Fransızlar ve kısmen de Çanakkale’de savaşan Ruslar; “Müttefikler” tanımlaması olarak kullanılmıştır. Ancak bu okuyucu nezdinde bazı soru işaretlerine yol açabilir.

Örneğin;

“Müttefik filosu iyice yaklaşarak Boğaz’ın giriş kısmındaki bütün tabyaları topa tuttu, s27.”

“Müttefiklerin atışları bütün şiddetiyle devam ediyordu, s 28.”

“Gözleri kapanır kapanmaz Müttefiklerin bando sesiyle uyanıyordu, s 29”

“Müttefik denizaltısı sızabiliyor, s 8”

“Müttefik askerlerini önüne katmış, saldırıyordu, s 212”

“Müttefiklerin yerleşmeleri için geniş alan bırakmaz mıyız? s 214.”

“Müttefikler iyice yerleşmeden saldırmalıyız, s 255.”

Bu noktada okuyucu tarafından şöyle bir yanlış algılama olabiliyor; “Müttefik isek “onlarla niye çarpışıyoruz?” sorusu aklımıza geliyor diye bana defalarca sorulmuş ve bunun yerine başka hasım belirten kelime kullanılırsa daha belirgin ve net olmaz mı? denmiştir. Yeri gelmişken bu konuya değinmek istedim.

“Müttefikler” yerine okuyucunun karıştırmaması için “İtilaf Devletleri”denilebilirdi.

 

2) Kitapta bazı gemi, birlik ve subay isimleri orijinal isimleri ile yazılsaydı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Çünkü kitap içinde aynı ismin birkaç kez değişik yazılımı ile de karşılaşılabilmektedir:

Örneğin:

Goluva zırhlısı, s 26.; Venncens ve Cornovalis, s27; Lord Ausquit, David Liyod George s31; Amiral Merten s43;  Goulois s 69; Safire s211; Essex,Hunts ve Loncoshine s366;

 

3) Binbaşı Mahmut Sabri kitabın 400 sahifesine dek anlatılmakta ve Ramazan Bayramından anladığımız tarih ile de temmuz-ağustos ayına dek cephede kalıyor. Daha sonra vuruluyor. Sargı yerinde bacağı kesiliyor.

Çanakkale Cephesinde Seddülbahir Bölgesini 26. Alay III. Taburu ile savunmakta olan Binbaşı Mahmut Sabri savaşın ilk üç gününde çok büyük yararlılıklar göstermiş, kasığından yaralanmış ve hastaneye yatırılmıştır. Mahmut Sabri’nin bacağı kesilmemiştir.

 

4) Eceabat ve Kilitbahir halkının Kaşıkçı Dede dediği ve menkıbesini herkesin bildiği erenlerden kitapta Derviş İbrahim olarak anlatılmaktadır.  

Bu olay Mehmet İhsan Gençcan tarafından da yazılmıştır[4].

 

5) Kitapta ve bazı gazetelerde, internet sitelerinde esir alınan Türklerin yakıldığı belirtilir. Söz konusu olay, Çanakkale Mahşeri’nde şöyle anlatılır:

“Hamilton maiyetiyle Yarımada’dan ayrılınca, Yüzbaşı John Weistock büyücek bir baraka yaptırdı: Hıncı ruhunu tutuşturan Weistock hem gecenin intikamını almak, hem de tepelerden, Anadolu Yakası’ndan gözetleyen Türkler’in gözünü yıldırmak istiyordu. Her hücumda mutlaka esir düşülürdü; esirlerin başına nelerin geldiğini göstermek için barakaya Türk askerlerini doldurttu. Çevresini geniş bir daire şeklinde Müttefik askerleri kuşattılar. Çatısına, yan tahtalarına benzin döktürdü. Bir paçavrayı yaktırıp, barakaya savurttu. Baraka tutuştu; içindeki askerler sağa sola kaçışmaya başladılar. Baraka sağlam yapılmıştı; çıkmaları mümkün değildi; çıksalar bile elleri tetikte Müttefik askerlerinden canlarını kurtaramazlardı. İçerideki askerler alev dalgalarından korunmak için bir kenara, üst üste sığınmaya çalışıyorlardı. Alev onları yakaladı; acı feryatları alevlerin çıtırdılarına karışıyordu. Kabaran alevler, iki ağaç boyu kadar yükselirken barakanın atçısı çöktü; bir iki çığlık parçasından sonra feryatlar kesildi; Müttefik askerleri uzaklaşmak zorunda kaldılar; kötü bir yanık kokusu o civarı durulmaz hale getirmişti s 247-48.”  

 

C.E.W Bean, günlüğünde 8 Ağustos 1915 günü aynen şöyle not düşmüş([5]):

"... I have just seen as caddish as act as I ever saw in my life. About 100 Turkish prisoners and 2 Germans were sitting in the pen built by the Australian Division opposite my dug out. There is an incinerator within a few yards. Some chap had poured out a tin of kerosene on the ground in front of it and laid a trail of kerosene ... Some chap put a light to the trail it flared along and when it reached the kerosene there was a huge flare of fire very uncomfortably close - if it not dangerously- to the Turks. The wretched prisoners rushed to the far corner of the pen like a flock of sheep rounded up by a dog, and the fellows looking on laughed. There were both Australians and British there amongst the onlookers. I wondered someone hadn't the decency to hit the man who did it straight in the face. The same thing exactly was done yesterday...”

Yani,

“…..Hayatımda gördüğüm en adice hareketi gördüm biraz evvel... Siperimin tam karşısında, Avustralyalılar tarafından yapılmış, içinde 100 Türk ve 2 Alman esirin bulunduğu bir çevirme çit vardı. Birkaç metre yakında da bir incinerator (yakıp yok edici bir araç) vardı. Bazı erler, onun önünde duran bir kerosen (benzin) tenekesini alıp oracığa boşalttı ve çit boyunca döktü. Bir başkası da kibriti çaktı ve izi ateşledi. Ateş ulaşınca, benzin, Türkler’e oldukça yakın ve tehlikeli olabilecek biçimde büyük bir alevle parladı. Esirler, bir çoban köpeğinin kovaladığı koyunlar gibi korkuyla çitin öbür köşesine kaçıştılar. Bizimkiler de bu durumu seyredip gülüyorlardı. Seyredenler arasında Avustralyalılar da, İngilizler de vardı. Birinin gelip bu heriflerin suratına bir tane çakmasını isterdim. Çünkü bunlar aynı şeyi dün de yaptılar…”

 

6) Kitapta Hamilton düşünceleri şöyle anlatılıyor:

“….

Hem de bu zafer öyle sıradan bir zafer olmayacaktı; bin yıldan beri birbiriyle mücadelesi süren Haç’ın Hilal’e kesin üstünlüğü olacaktı. İmparatorluklarına yeni ülkeler ve imkanlar katacak bu zaferin komutanı yalnız kendilerinin değil, bütün dünya Batı Dünyasının tarihinde şükranla anılacaktı!... Bir ara sevimli renklerle bezenmiş, talihsiz Hektör’ün yenik düştüğü Truva dağı gözüne ilişince İçinde onun intikamını alacakmış gibi bir duygu belirdi. Hafifçe tebessüm etti… s 54”

Sanıyorum ki Mehmed Niyazi Hocam sehven bir yanlışlık yapıyor. Hektör bu toprakların kahramanı, Hamilton gibi bu toprakları işgale gelen Akhalara karşı koyarken öldürülüyor. Bu öcü daha sonra istilacılara karşı koyan Türkler aldı.

 

7) Binbaşı Halis Beyin başından geçen yaralanma olayını, kitapta Binbaşı Mahmut Sabri’nin başından geçtiğini okuyoruz:

“Tan yerinde hafif bir kızıllık peydahlandığı sırada, müttefik kuvvetleri bazı yerlerde ikinci siperlere yaklaşmışlardı. Karayağız Binbaşı Mahmud Sabri’nin sarardığı Teğmen Hamid’in gözüne çarptı. Bakışlarını ona çevirdi; sol kolunun haki kumaşı yavaş yavaş kızıllaşıyor, parmaklarının ucuna doğru kandamlaları akıyordu.

- Kumandanım vuruldunuz!

Binbaşı Mahmut Sabri eliyle işaret etti.

- Ses çıkarma! Duyulmasın! Yeni değil! s 396.”

 

Bu olayı, Teğmen Mucip Kemalyeri de şöyle nakleder([6]):

“………..

Ve bunu müteakip ilave etti;

- Düşman herhalde denize dökülecektir.

Gittikçe sararan yüzünden ve bakışlarındaki kuvveti kaybolan gözlerinden mana çıkarmak istiyorum, fakat bunun için çok düşünmeye ve sebep aramaya lüzum kalmadı. Sol kolunun haki kumaşı yavaş yavaş kızarıyor ve parmaklarının ucuna kan damlaları birikiyordu.

- Yaralanmışsınız, dedim.

- Şimdi değil, sizin bölüğe gelirken yolda oldu, cevabını verdi.

- Sıhhiye Çavuşu! diye bir defa seslenebildim. Beni susturdu ve ilave etti.

- Asker yaralandığımı duymasın.”

 

8) Üsteğmen Nazif Çakmak kitapta çarpışmaların başında şehit düşüyor. Oysa ki Üsteğmen Nazif Çakmak, 26 Temmuz 1915 tarihinde Conkbayırı’nda şehit düşmüştür.

 

9) 18 Mart gecesinde Selahaddin Adil Beyin anlattığı bir olay kitapta da anlatılır:

“……..

Bir gece kitabı yüksek sesle okuyan subay “Hazerat” kelimesini “Haşerat” telaffuz edince bir kahkaha koptu. Bitişikte uyuyan Albay Cevat uyandı. Genç subayların Binbir Gece Masalları’nı okuduklarını biliyor ama bilmezlikten geliyordu.

Bu kahkaha onu sinirlendirmedi. Bilakis memnun etti.

……… s 44”

 

Selahattin Adil bey de konuyla ilgili şunları yazmıştır;

“ Cevat paşa artık geceleri karargahtan ayrılmıyor, kendisi pek erkenci olduğundan geceleri erkenden yatıyor, Kurmay Başkanlığı 1. Şube Müdürü Osman Zati Beyin odasında toplanarak alışageldiği gibi mayın saldırısının başlamasını beklerken nasılsa elimize geçen Binbir Gece  Masallarını okuyorduk. Bir gece yüksek sesle gülmüş ve gürültü etmiş olacağız ki paşa uyanmış ve haklı olarak kızmasına hedef olmuştuk([7]).

 

10) Kitapta Cevat Paşa’nın Gelibolu’ya gelen Esat Paşayı ziyarete gittiği anlatılır.  “Müstahkem Mevkii Kurmay Başkanı Selahaddin Adil çevresindeki birlikleri süratle alarma geçirdi. Gelibolu’ya gelen Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa’yı ziyarete gitmiş olan Cevat Paşa’yı ve Harbiye Nezaretini hücumdan haberdar ettirdi, s 55”

Selahattin Adil Bey de Cevat Paşa’nın Gelibolu’ya gittiğinden bahseder[8].

Mustafa Kemal ise Arıburnu Muharebeleri Raporu’nda Cevat Paşayla Kirte’ye gittiklerinden söz eder([9]).

“ 5-1-1331 (18 Mart 1915) günü sabahı karargahım olan Maydos’a gelmiş bulunan Mevki-i Müstahkem kumandanı Mirliva Cevat Paşa ile birlikte kendilerine Seddülbahir sahil mıntıkasını temin ve muhafaza için ittihaz eylemiş olduğum tertibat ve tedabiri arazi üzerinde göstermek maksadıyla Kirte’ye hareket ettik. Ve bizzat düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerine tevcih eylediği atışlarının altında kaldık.”

 

11) “Bu kere de sevinçleri uzun sürmedi; çünkü daha uzaklaşmadan, dolaşan uçaklardan biri Yavuz Zırhlısının Çanakkale Boğazı’na yaklaştığını bildirdi. Hemen geri döndüler. Derhal bir balon uçurulmasını emreden Hamilton, de Robeck’e:

- Mutlaka uzun menzilli toplarıyla karadaki askerlerimizi ve yarımadanın üzerinden donamamızı bombalayacak, dedi.

- Tahmin ederim.

İplere bağlı uçurdukları balon Yavuz’un üzerinde mevki aldı. Ateşe başladılar; isabet ettiremediklerine dair işaret geliyor, Yavuz da Marmara’nın derin sularına çekiliyordu, s 206”

 

Yavuz Zırhlısı’nın Çanakkale’ye gelmesi söz konusu olmuşsa da, dar sularda manevra zorluğundan dolayı bu fikirden vazgeçilmiştir. Yavuz Zırhlısı muharebeler boyunca Çanakkale’ye gelmemiştir.

 



[1] Bekir Büyükarkın, 1981, Gün Batarken, Arkın Yayınevi, İkinci Baskı, s 363. (Yukarıdaki tarih 2. baskı içindir)

[2] M. Necati Sepetçioğlu, 1989, … Ve Çanakkale- Geldiler, Gördüler, Döndüler (III Cilt), Akran Yayıncılık.

[3] Mehmed Niyazi, 1998, Çanakkale Mahşeri, Ötüken Yayınları, s 542.

[4] Mehmet İhsan Gençcan, 1998, Çanakkale Savaşları ve Menkıbeler, Bayrak Matbaası, s 138

[5] Yetkin İşçen, Gallipoli 1915 sitesi.

[6] Binbaşı Halis Bey, 2008, Çanakkale Raporu, Timaş Yayınları,  s 14.

[7] Selahattin Adil Bey, 1982, Hayat Mücadeleleri, Zafer Matbaası, s 221-222.

[8] a.g.e

[9] Mustafa Kemal, 1968, Arıburnu Muharebeleri Raporu, TTK Yayını: XVI. Seri- Sa.8, s 8. 


  77715 defa Görüntülendi.

**********************

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Tuncay Yılmazer'in benimsediği anlamına gelmez. Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

**********************

Makaleye Yorum Ekle

 

YORUMLAR

851_daha 14-06-2009, 11:38:43
Elinize Sağlık.
Çok değerli, detaylı ve emek isteyen bir inceleme olmuş.
Çanakkale Mahşeri üzerine okuduğum en uzun yazıydı galiba.
Eleştirilerin devam eder inşallah.
 
853_abdullah ayer 14-06-2009, 16:51:27
çanakkkale mahşerini okuduğum sıralar çanakkale savaşları hakında kulaktan dolma bilgiler haricinde bilgim yoktu .kitabı çok beyenmiştim sıkılmadan okudum. akıcı dili yanında verdiği askeri,tarihi bilgileri sıkmadan veriyor .aldığınız bilgilerle komutanların gözünden savaşı görebiliyorsunuz. tabi bazı hatala var bunlardan biri seyit onbaşıyı anadolu hamiyidiyede göstermiş yanılmıyorsam. ama çanakkaleyi öğrenmek isteyenler için iyi bir başlangıç kitabı olduğunu düşünüyorum güzel eleştiri için teşekkürler.
 
871_Olgun Ceniş 09-07-2009, 13:33:26
Kitap baştan sona hikaye zaten.
Yazar kafasına göre Çanakkale Savaşı yazmış. Makalenin sahibi beyefendi kibarlık yapmış, tutmuş bir doğru yanlış cetveli çıkarmış.
Neresini düzelteceksin ki bu kitabın?
Yarım yazar çeyrek tarihçi olursan Mahmut Sabrinin bacağını da kesersin gözlerini de kör edersin.
 
998_ismail 03-01-2010, 11:55:32
çok güzel özet anlatım çok beğendim
 
1146_Ziyaretçi 14-06-2010, 01:05:27
Gerçekten tarafsız ve harika bir değerlendirme olmuş. Söz konusu kitapta geçen Binbaşı Rıfkı isimli bir kişi var, böyle birisi gerçekten varmı araştırmalarıma rağmen bulamadım. Son derce ilginç bir bölüm siz böyle birinin gerçekten olduğunu düşünüyormusunuz? .
 
2084_ayşe 03-11-2012, 20:33:34
kitabı çok beğenerek okuduğumu söyleyemem açıkçası kitapta yeterince psikolojik tahlillere yer vermemiş savaşta yaşananlar hakkında az çok herkesin bir bilgisi var zaten daha çok savaşın gerisinde kalan insanların sosyal yaşantılarına daha fazla değinmesini isterdim
 
4372_alaattin 15-01-2014, 13:18:11
çok güzel kitap ama hem aile den bahsediyor hemde savaştan.
 
4424_şule 11-04-2014, 11:23:32
görüşlerinize katılıyorum ve şunu da eklemek istiyorum Mustafa Kemal in verdiği büyük emirden bahsedilmemesi ilginç değil mi?evet çanakkale nin bir sürü kahramanı var ama en büyük kahramanların dan birinden bu kadar az bahsedilmesi bence kötü olmuş
 
8731_buğrahan 08-11-2016, 18:59:04
Gerçekten harika bir inceleme olmuş.Ben 9. sınıftayım ve edebiyat sınavımızda bu kitaptan 10 puanlık soru vardı . sayenizde sınava hazırım.çok teşekkürler
 

KATEGORİDEKİ DİĞER BAŞLIKLAR

03/04/2016 - 08:29 Elveda Güzel Vatanım - Ahmet Ümit (Sinem Şahin)

09/01/2016 - 17:42 Önünüzde düşman , yanınızda fareler ,arkanızda jandarmalar 1914- Jean Echenoz ( Ülkü Kolcu )

06/03/2015 - 16:04 Çanakkale Şehitlerine Şiiri İçin Bir Tahlil Denemesi ( Eyyüp Bostancı )

14/06/2012 - 15:51 Gelibolu’dan Bağdat’a - William Ewing (İsmail Bilgin)

20/12/2011 - 17:06 Derin Nefret -Anzakları Çanakkale Savaşı’na Sokan Komplonun Hikâyesi-Ömer Ertur (İsmail Bilgin)

15/02/2011 - 19:25 Sarı Sessizlik-Sarıkamış 1914: Bir Kayboluş Romanı-Cihangir Akşit (İsmail Bilgin)

18/04/2010 - 14:16 …Ve Çanakkale; Geldiler-Gördüler-Döndüler Mustafa Necati Sepetçioğlu (İsmail Bilgin)

03/01/2010 - 17:32 Uzun Beyaz Bulut-Buket Uzuner (İsmail Bilgin)

20/08/2009 - 21:11 Çanakkale

19/07/2009 - 05:35 Galiçya'da Türk Askeri ( İsmail Bilgin )

11/06/2009 - 19:24 Çanakkale Mahşeri - Mehmed Niyazi (İsmail Bilgin)

11/11/2007 Sîretler ve Sûretler - Beşir Ayvazoğlu ( Tarık Suat Demren )

15/07/2007 Kanatsız Kuşlarda Uçuşan Hatalar ( Tuncay Yılmazer )

22/03/2007 Küçük bir okurumuzdan "Büyük" bir şiir: Çanakkale Savaşı ( Fatih Serdar Sağlam )